Gerçek Varsayımlar (Bölüm I)

Eğer doğru olarak kabul edilenlerin gerçekten doğru olduğunu varsaysaydık, gelişim için çok az umudumuz olurdu.
-Orville Wright

Varsayımlar ve önyargılar hayatımızın çok büyük bir alanını kontrol eder. İnsan beyninin birçok işlevi, önceden yapılmış varsayımların içinde bulunduğumuz ortama uyumlu olması durumunda doğru bir şekilde çalışır.

Aşağıdaki filmde hiçbir bilgisayar efekti yok, ama bir gariplik var değil mi

Bu meşhur göz yanılmasının adı ‘Ames’in Odası’, ilk olarak Amerikalı optamoljist A. Ames tarafından yaratılmış. Aslında bu bir göz yanılması, odanın şekli dikdörtgen değil. Eğer yukardan bakılırsa, tüm duvarları hesaplanmış açılar kadar yamuk yapılmış, arkada gördüğünüz pencereler, yerdeki karolar, hepsi yamuk.

Eğer odanın ucundaki izleme deliğinden veya tam oraya yerleştirilen bir kameradan bakılırsa, az önce seyrettiğin garip durum ortaya çıkıyor. Odanın sol tarafındaki adam dev, sağ tarafındaki adam cüce olarak görünüyor, ve yer değiştiklerinde bu durum da değişiyor.

Bir an için ‘görme’ üzerine düşünelim. Görme dediğimiz şeyi gözlerimiz açık olduğumuz sürece, sürekli ve zahmetsizce yapıyoruz. Çevreden gelen ışınlar göz merceğinden geçip, retina tabakasında elektrik sinyallerine dönüşür ve ordan yorumlanmak üzere beyne veriler gelir. Beynin görme merkezi, her iki gözden gelen bu bilgileri alır, işler ve bizim gördüğümüz şekilde tercüme eder.

Dananın kuyruğu da bu tercüme kısmında kopuyor. Detaylara çok girmiyorum (zaten fazlasıyla detay bilgi verdim) ama 3 boyutlu görme işlemi, açık uçlu problemler sınıfına girer. Yani birden çok doğru çözümü vardır, bizler ise içinden doğru olma ihtimali en yüksek olanı seçmeye çalışırız.

Yani bilgiler beyne geldiğinde en az iki seçenek ortaya çıkar:

        A- Bu pencere, yerdeki karolar ve odanın kendisinin diktörtgen olursa o zaman bu adamların birisi dev diğeri cücedir (eğer gerçekten gerekli optik hesaplamaları yaparsan sonuç bu çıkar, beyin bu hesapları sürekli olarak yapar).

        B- Bu adamların boyu aynıdır, o zaman odanın yamuk, yerdeki karoların ve pencerenin de eğri olması gerekir.

A ve B önermelerinden sadece birisi gerçek olabilir. Yani beynin yapması gereken, doğru olma ihtimali en yüksek olan gerçeği seçmektir.

Peki doğru olma ihtimali en yükseğe nasıl karar veririz Bunun için varsayımları ve önyargılarımızı kullanırız. Beynin bir köşesindeki bilgi bankasına göre, pencereler hep düzgün olur, yer karoları kare şeklinde olur ve odalar istinasız diktörgene benzerler. O zaman her ne kadar garip de olsa, sağdaki insan cücedir, soldaki insan ise devdir.

Bu iki insan yürüyerek yerlerini değiştirdiklerinde ise cüce olan devleşiyor ve dev olan cüceleşiyor. Ama bu apaçık gerçek bile varsayımları ve önyargıları kırmaya yetmiyor ve hala odayı düz, adamlarıysa deveyle cüce olarak algılamaya devam ediyoruz.

Beynin görme merkezi varsayım ve önyargılarına bu kadar bağlı olarak işliyorsa, diğer kısımlarının da bu şekilde işlediklerini düşünmek çok mantıksız olmaz sanırım. Açıkçası beynin bir çok işlemde varsayımları kullandığı deneylerle kanıtlanmış gerçekler. İnsanlar arası iletişim, işitme, problem çözme ve akla gelebilecek bir çok konuda beyin ilk önce varsayımlarına danışıyor. Bunun ilk sebebi, varsayımları ve önyargıları kullanarak çok daha hızlı karar verilebileceği. Önyargılarımız bize zaman kazandırır, hem de çok.

Buraya kadar anlattıklarım her ne kadar ilginç olsa da sadece asıl konuya girmek için başlangıçtı. Umarım ilgini çekmeyi başarmışımdır ;)

Gerçek varsayımlar – Bölüm II’de görüşmek üzere.

(Güncelleme 12.07.2008) Sizin de bir gerçek varsayım odanız olsun :)

Bir Garip İş Görüşmesi

Üniversiteden mezun olduktan hemen sonra herkes gibi ben de hemen iş ilanlarında şansımı denedim. İlk gittiğim iş görüşmesi benim için hayatta dönüm noktası oldu. Görüşme öncesinde hiçbir hazırlık yapmamıştım, o zamanlar hazırlığın ne demek olduğunu bile bilmiyordum, açıkçası işe alım görüşmesinin ne olduğundan haberim yoktu. İnsan kaynakları elemanı bana bir form doldurttu ve sonra mülakata aldı. Sanırım sorduğu ikinci soruydu, “5 sene sonra kendinizi nerede görüyorsunuz ”. Büyük ihtimalle dönemin insan kaynakları modası o soruyu sormasını gerektirdiği için sormuştu. Fakat benim için büyük bir şok oldu çünkü bu soruya verecek bir cevabım yoktu. O kadar afalladım ki mülakatın sonrasını hatırlamıyorum. İlk görüşme olmasının verdiği heyecan da basınca bir sonra hatırladığım şey, firmanın dışında sokakta yürüyor olduğumdu. Babam telefon edip görüşmenin nasıl geçtiğini sorunca, adamlar çok gıcıktı, zaten askerliğini yapmış adam arıyorlarmış gibi bir cevap verdim.O an, o ana kadar yaşadığım en önemli andı. 23 senedir yaşıyorum ve bırak 5 seneyi, önümüzdeki sene nerede olmak istediğimi bilmiyorum. İlk tepkim, bu sorunun çok anlamsız ve komik olduğu, dünyanın ahmaklarla dolu olduğu gibi düşüncelerdi.

Beni asıl allak bullak eden ise, üniversitedeyken oldukça sessizleşen içimdeki ses’in birden bağırmaya başlamasıydı. Hayatta bir amacın yok, hedefin yok, ne istediğini bilmiyorsun, daha en başta iş tanımını sevmediğin halde yine de görüşmeye buraya geldin. O zamanlar hala sigara içiyordum, ve sigarayı yaktığım anda ses azalarak kayboldu. Aman canım bana iş mi yok, bir dahaki sefere mülakat teknikleri çalışayım bari…

Şimdi dönüp baktığımda, o gün benim için farkına varma anı olabilirmiş ama sadece gözümü hafifçe aralayabilmişim. Yine de hiç yoktan iyidir. Eğer sen de benzer tecrübeler yaşadıysan olaya iyi yönden bak ve suçlamalara geçmeden önce düşün, gerçekten düşün. Belki de şu anda olumsuz olarak algıladığın olayı daha iyi irdelersen daha önce farkına varmadığın bir çok yönünü ve isteğini keşfedebilirsin.

Hem Erken Hem Zinde Uyan

Uyku düzeni konusunda şimdiye kadar edindiğim izlenim, uyku hakkında bir fikir birliği olmadığı. Sağlıklı bir yetişkin günde 8 saat uyumalı, yoksa 6 mı Çalar saatlerimizi çöpe atıp vücudumuzun sesini mi dinlesek veya akşam 10′u geçirmeden mutlaka yatağa mı girsek

Özgelişim konularına ilgim giderek artınca, çeşitli konular üzerine çalışmak için haliyle daha çok zamana ihtiyaç duymaya başladım. Ama kitap okuyup internette gezinirken insan saatin nasıl geçtiğini pek anlamıyor ve sonunda gecenin bir yarısı harap biçimde yatağa sürünmek zorunda kalıyor. Özellikle de her sabah gitmen gereken bir işin varsa, gün boyunca yaşayacağın bitkinlik hali de cabası.

Bunun üzerine, en akıllıca işin erken kalkmak olduğuna karar verdim. Hem büyüklerimiz de dememiş mi “Erken kalkan yol alır” diye. Hafta sonu kendimi erken kalkmaya hazırladım, saati sabah 6′ya kurdum (normalde saat 7 gibi uyanırım) ve akşam sıcak yatağıma girdim. Sabah saat 11′de gözlerimi açıp saatin alarmını çoktan kapatmış olduğumu gördüğümde, bir yerde hata yaptığımı anlamam çok uzun sürmedi. Eşimin ” Madem saati kapatacaksın neden kuruyorsun” diyerek yarı uykulu homurdanması da cabası.

Eskiden olsa açıkçası biraz daha deneyip pes ederdim. Ama hem kendimi geliştirmek için uğraşıp hem de sabah erken kalkacak disiplini bile oluşturamamak biraz komik kaçıyor. Sonunda uğraşıp bana en mantıklı gelen yolu buldum ve artık sabahları hiç uğraşmadan erkenden istediğim saatte uyanıyorum. Bunun da ötesinde asıl önemli olan, eskiye göre çok daha verimli uyuyorum. Daha az uyku, daha çok enerji.

Bir çok insan erken kalkmak için erken yatmak gerektiğine inanır, örneğin yaklaşık 12′de yatıp sabah 8′de kalkan birisi 6′da kalkmak isterse akşam 10′da uyumaya çalışır. Malesef genelde çalar saatin duyulmamasıyla veya gece 10′da yatıp saat 11′de hala yatakta gözler açık uyumaya çalışmakla sonlanır bu yaklaşım. Bir de kendiliğinden uyuyup kendiliğinden uyanmanın daha iyi olduğunu düşünenler var, yani yatma ve kalkma saati değişken. Bu sefer de insan genelde haddinden fazla uyuyor veya sabah okula-işe geç kalma sorunları olabiliyor.

Peki nasıl yapmak daha iyi olur Nasıl başardığım ve senin nasıl başaracağın kısaca şöyle:

  1. Gerçekten uykun geldiğinde yat.
  2. Anlamlı olan en erken saate alarmını kur.
  3. Uyan ve kendine gel.

Bu yeni uyku düzenini önce dört hafta denersen çok daha fazla verim alacağından eminim.

Gerçekten uykun geldiğinde yat

Bazı insanlar yastığa kafasını koyduğu gibi uyur, bazıları yatağa kadar bile gidemeden sağda-solda sızar, “şanssız” bir grup ise yatakta yarım saat bir oraya bir buraya döne döne yorgun düşüp uykuya dalmaya çalışır.

Kalkmanın belli bir saati olsa da, yaygın kanının aksine yatmanın belli bir saati olmadığını düşünüyorum. Günün nasıl geçtiğine bağlı olarak vücudun yatma saatini çok iyi ayarlayabilir, tek yapacağın vücudunu dinlemek ve buna uymak.

Uykunun gelmesi, ayakta duramayacak hale gelip de yorgunluktan bayılmak demek değildir. Vücuttaki uykuyla ilgili sistem (öncelikli olarak Melatonin hormonu) devreye girip de vücudu yeterince etkisi altına aldığında uyku gelmiş demektir. Peki nasıl anlayacağız Benim kullandığım basit göstergeler:

• Bir sayfalık metni baştan sona anlayarak okuyamamak, dikkat dağılması veya tekrar tekrar aynı cümleleri okumak.
• Film seyrederken konudan kopmak, konuşulanları veya olayları anlamamak.

Bunlardan birisi olduğu zaman iyi geceler dileyip yatma vakti gelmiş demektir. Eğer özellikle hoşuna giden bir şeyler yapıyorsan (gece halı saha maçı, internet üzerinden oyun, vb..) uykun da daha geç gelir. Kişilere göre değişmekle beraber kahve ve çok fazla çay da uyku düzenine iyi gelmiyor, özellikle akşamları kahveden uzak durmakta fayda var.

Yattıktan sonra eğer üç beş dakika içinde uykuya dalmadıysan bil ki daha uykun gelmedi. O zaman kalkıp son yaptığın işe biraz daha devam etmek genelde en geç yarım saat içinde uykunun gelmesini sağlar. Ilık süt veya bitkisel çay içmek, uyku getirmek için kitap okumak gibi şeyleri tavsiye etmiyorum. Çünkü amaç kendi belirlediğimiz saatte zorla uyumak değil, vücudun karar verdiği saatte uykuya dalmak. Üstünü üstlük, bu gibi uyku getirme çabalarının zamanla şartlanmaya dönüşme tehlikesi de var. Bir süre sonra süt içmeden uyumak imkansız hale gelebilir :P

Anlamlı olan en erken saate alarmını kur

Erken kalkmış olmak için erken kalkmak istiyorsan büyük ihtimalle başaramayacaksın veya çok zorlanacaksın. Öncelikle neden erken kalkmak istediğini açıklığa kavuştursan bu sana fazladan bir itici güç sağlayacaktır. Örneğin sabahları spor yapmak, güzelce kahvaltı etmek, banyo yapmak, traş olmak, ders çalışmak, kitap okumak, yollar boşken işyerine gitmek gibi. Ben sabahları erken kalkarak kazandığım zamanı traş olmaya, sağlıklı bir kahvaltıya, sevdiğim blog ve siteleri okumaya ve beyaz tavşan için yazmaya ayırıyorum.

Erken kalkmak için bir sebebin olduğuna göre, artık kalkacağın saati de belirleme zamanı geldi. Başlarken normalde uyandığın saatten 1 saat kadar önceye kurabilirsin, eğer gözün kesiyorsa daha erken de olabilir. Fikir vermek gerekirse, bana göre saat 5′ten önce kalkmak haddinden fazla erken, saat 7′yi geçirmek de fazlaca uyumak anlamına geliyor.

Belirlediğin saate alarmını kur. Özellikle işin başlarında alarmı doğru kurduğunu tekrar kontrol et. Hatta en iyisi alarmı her sabah aynı saatte çalacak şekilde ayarlamak. Hemen her cep telefonunda bu özellik var. Bir de başlangıçta alarmı kol mesafesinden daha uzak bir yerlere koyman daha iyi olacaktır.

Uyan ve kendine gel

Üniversitedeyken beraber kaldığım bir ev arkadaşım odanın çeşitli yerlerine 3-4 tane çalar saat kurardı, hepsini de diğerinden 5 dakika sonraya ayarlardı. Önce eski tip kurmalı olanın zili ötmeye başlar, yayı boşalınca susar. Sonra elektronik olanın radyosu çalışır ama bizimki uykudan uyanmadan eliyle kapatır. Son olarak odanın diğer ucundan didididit diye çin malı dijital saati çalmaya başlar ve kahramanımız uyku sersemi bir şekilde kalkar, saati kapatır ve yatağına geri döner. Genelde hikaye arkadaşımın öğlene doğru uyanmasıyla son bulur.

Herhangi bir sebeple erken kalkmak istediğimizde, buna gece yatmadan az önce karar veririz. Fakat tam fark etmediğimiz şey, akşam aklı başında karar veren bizin sabah uykudan yeni uyanan bizle aynı olmadığı. Sabahki açıkçası biraz sersem, boşuna uyku sersemi dememişler. Bu yüzden yapılacak en doğru şey karaları bir serseme bırakmamak.

Sabah uyandığında ayılana kadar yapacağın şeyleri otomatik hale getirirsen karar vermen gereken bir şey kalmaz. Ben her sabah alarm çaldığında hiçbir şey düşünmeden yataktan kalkıp önce mutfağa gidip bir bardak su içerim, daha sonra banyoda ‘ihtiyaç molası’nı verip traş olmaya başlarım. İşim bittiğinde uyku sersemliğim de geçmiş olur ve ondan sonra yapacaklarıma ben karar veririm. Sen de kendine uygun olan her sabah 5-10 dakikalık bir program belirle ve her sabah uyandığında başka bir şey düşünmeden bunları yap. Böylece uyku sersemliğiyle tekrar yatağa girme tehlikesini önleyebilirsin.

Erken kalkma denemesine ilk başladığında kafanın içerisinde seni ayartacak “sesler” duyabilirsin. ‘Bugün de kahvaltı etmeyeyim, yarım saat sonra uyanayım’ yada ‘Bu gün önemli işim yok biraz daha uyusam olur’ gibi. Bunları duymazlıktan gel ve önceden belirlediğin 10-15 dakikalık açılış programına mutlaka uymaya çalış. Zaten birkaç hafta içinde bu ayartıcı fikirler de zayıflayacak ve sonra hiç duymayacaksın.

Eğer evde yeni bebek varsa sabah erken kalkmak biraz zor olabilir, bebekler geceleri pek durdan sustan anlamazlar malum :) Geceleri sık sık uyanmak zorunda kalınca da vücudun saati biraz şaşabiliyor.

Dört hafta denemesine yeni başladığında ilk günlerde yatma saatin oldukça değişkenlik gösterecektir, hele ki normalde uyku sorunları çekiyorsan veya gece kuşuysan. Örneğin ilk gün gece çok geç yatıp bir sonraki gün uykulu gezip çok daha erken uyuyabilirsin.

Bunlar zamanla düzene girecek ve gün içinde kendini normalden çok daha enerjik hissedeceksin.

Bir önemli konu da, dört hafta geçtikten sonra bu şekilde uyanmaya devam etmeye karar verirsen, uyanma saatini ihtiyacına göre ayarlayabilirsin. Mesela hafta sonları biraz daha geç veya belli bazı günler daha erken kalkmak herhangi bir sorun yaratmaz.

Yazı burada bitiyor. Şimdi üzerinden çok vakit geçirmeden uygulamaya geçme zamanı. Burada cevap bulamadığın sormak istediğin veya paylaşmak istediğin tecrübelerin olursa yorumlara uğramadan geçme derim.

Başarıya Dört Hafta

Kaç defa hayatında bir şeyleri kalıcı olarak değiştirmeye çalıştın ve gerçekten başarılı oldun Örneğin şekerin ne kadar zararlı olduğuna ikna oldun ve azaltmayı düşünüyorsun. Başlangıç olarak çayı şekersiz içmeye karar verdin, şevklisin. İlk çayını içtin, acı..ikinci çay..yine acı…tatsız. Bundan sonra hayatın boyunca tatsız ve acı çay içmeye değer mi Şimdilik kalsın, sonra tekrar denersin. Tanıdık geldi mi

Yeni bir şey alacağım zaman, eğer satıcı koşulsuz geri iade garantisi veriyorsa karar vermem çok daha kolay olur. Sonuçta alacağım şeyi beğensem de, önceden fark etmediğim bir sorun çıkabilir. Veya özellikle eşime hediye alıyorsam her zaman için burun kıvırma ihtimali vardır. Hani “Çok teşekkür ederim hayatım” derken gözler hafifçe kısılır, burun da hafifçe kıvrılır ya, ondan :)

Bu deneme süresi ve iade garantisi yaklaşımını sadece yeni aldığın şeyler için değil hayatına sokmak istediğin tüm yenilikler için uygulayabilirsin. Hatta böyle yaparsan çok daha faydalı olur. Neden dersen:

  • Ölçeği küçülttüğün için karar alıp başlamak daha kolay olacak.
  • Değiştirmek istediğin alışkanlığın hayatına yan etkilerini daha iyi göreceksin.
  • Süre bittiğinde eğer alışkanlığını kalıcı hale getirmek istersen, elde ettiğin dört haftalık başarı ilerisi için çok büyük destek olacak.
  • Eğer deneme süresinde beklediğin sonuçları alamazsan kaybın olmadan iade edebilirsin.

Kendi tecrübelerime göre, kazanmak istediğim yeni alışkanlık ne kadar mantıklı gelirse, başlangıcı yapmak için duyduğum arzu o kadar güçlü oluyor. Yeni bir şey denemek için içimde yeterli şevk hissetmiyorsam, kendimi tam olarak ikna etmemişim demektir. Eğer bu yeniliğin benim ve etrafımdakiler için iyi olacağını hissediyorsam ama emin değilsem o zaman kendimi ikna edene kadar konu hakkında bilgi toplarım. Mesela çay-şeker örneğine dönersek, şekerin sağlığa olumsuz etkileri hakkında yazılar okurum, şekersiz çay içen birkaç kişiye fikrini sorarım.

Başlamak için gerekli motivasyonu sağladıktan sonra asıl önemli noktaya geliyoruz: kırılma noktası. Genellikle gördüğüm, insanların bir işe kalkışıp 1-2 hafta sonra vazgeçtikleri. Sanki kafanın içinde küçük bir şey sürekli cesaretini kırıp seni vazgeçirmeye çalışıyor gibi olur, bırakman için bir sürü bahane üretir. İşin ilginci, içten içe bütün bunların gerçekte bahane olduğu bilsen de vazgeçip suçu o bahanelere atmak daha kolay gelir. İşte kırılma noktası tam burasıdır. İşe başladığın arzun sönmüş, alışkanlığı henüz kazanamadığın için de aklının ve vücudunun eskiye dönme çabası su yüzüne çıkmıştır.

Hani irade denilen bir şey vardır ya, onu kullanman gereken yegane yer burası. Kırılma noktası, bilinçaltının bilincine soru sorduğu son duraktır. Eğer başlangıçta kendini iyice ikna ettiysen, cesaretin yeterli seviyedeyse, o zaman kırılma noktasına geldiğini fark edecek ve sorunsuzca devam edeceksin. Bahaneleri gerçek olarak değil, kaçmak için uydurduğun aldatmacalar olarak göreceksin. Bu geçiş dönemi, yine kendi tecrübelerime göre, yaklaşık 1 hafta kadar sürüyor. Seçtiğin değişimin zorluğuna göre değişik ruh halleri ve bedensel tepkiler yaşayabilirsin. Eğer son noktaya kadar tükenirsen şunu düşün: toplam sadece dört hafta dayanman gerekiyor, daha sonra istediğini yapmakta serbestsin.

Son olarak, eğer denemeden bir şekilde saparsan bunu kendin değerlendir. Eğer ilk hafta içindeysen yeniden başlamanı öneririm. Son haftalardaysan bir seferlik görmezden gelebilirsin. Ama örneğin sigara gibi fiziksel bağımlılık yapan bir maddeye ara verdiysen, bir sefer bile deneme süresini bitirmeye yetebilir.

Gelelim benim bazı tecrübelerime,

Televizyon izlemeyi bıraktım
Son yıllarda, televizyon programlarının kalitesi malum. Gerçi şimdi geriye baktığımda eskiden de çok farklı değilmiş diyorum, her şekilde gereksiz :P . Televizyon konusunu başka bir makalede daha detaylı incelemeyi düşünüyorum ama 4 haftada başarı açısından bakarsak, sigarayı bırakmakla TV seyretmeyi bırakmak arasında çok da fark olmadığını söylemeliyim. Özellikle ilk başlarda kendimi bazen bilinçsiz olarak salona gidip uzaktan kumandayı elime almış buluyordum, tıpkı ne olduğunu anlamadan sigara paketinden bir sigara çıkarttığım gibi. Televizyon alışkanlığı 3 hafta anca dayanmıştı. Şimdilerde açık televizyon sesi beni rahatsız ediyor, o magazin programlarını, haber kisvesi altındaki reklamları ve reklam kisvesi altındaki beyin yıkama programlarını gördükçe ne kadar iyi bir şey yapmışım diyorum.

Yakınmayı bıraktım
Yakınmak ve eleştiri arasında ince bir fark vardır. Eleştiren kişi çözüm ister, yakınan kişi ise sadece acınmayı ve yalnız bırakılmayı istiyordur. Temel olarak “eğer yakınan bensem, o zaman sorun ben de değil yakındığım kişi/olay/durum dadır, ben sadece mağdurum” gibi bir kaçış mekanizması kurulur. Hiç yakınmayan bir insan olmanın herhangi bir getirisi olup olmayacağını bilmiyordum ama hakikaten denemesi bedava durumu vardı. Bu deneme bir yönden kolay bir yönden zor oldu. Kolaydı çünkü fiziksel madde bağımlılıklarındaki gibi yoksunluk belirtileri hissetmedim. Zordu çünkü fark ettim ki insan diğer insanlara yakınmayı ve kendini acındırmayı çok seviyor. Özellikle karşımdaki kişi trafikten olsun, işten olsun yakınmaya başlayınca onu desteklemeden kendimi tutmak gerçekten zor oldu. Ama sonuçta dört hafta geçti ve kendimi gerçekten çok farklı hissediyordum. İlk ve en çarpıcı sonuç, kendimi artık sorunların çözülmesini bekleyen birisi olarak değil, sorunları çözen birisi olarak görüyorum. İşin ilginci, insanlar da beni bu şekilde görmeye başladılar ve artık sorunlar benim için eskiye nazaran gerçekten çok daha kolay ve küçükler.

Vücut geliştirme
Çok yakın bir arkadaşım bir süredir vücut geliştirme salonuna gidiyordu ve her fırsatta beni de çağırırdı. Sonunda ben de bir denemeye karar verdim. Asıl zorluğu atlattığım 2 haftadan sonra egzersizler daha kolay gelmeye başladı, yavaş yavaş ağırlıkları da arttırmaya başladım. Dört hafta bittiğinde kendimde olumlu gelişme hissediyordum yine de devam konusunda kararsızdım, kendimi bu konuda tam ikna edememiştim. Dört hafta daha denemeye karar verdim. Neyse, sonuç olarak salona gitmekten vazgeçtim çünkü baktığımda, fiziksel olarak gerçekten faydası olduysa da çok fazla zaman gerekiyordu. Evde giyinip arabaya binip salona ulaşmak 30dk, ısınma ve çalışma 1,5-2 saat (ki vaktin bir kısmı aletlerin boşalmasını beklerken geçiyordu), eve dönüş ve duş bir 30dk. daha toplam 3 saat. Program yorucu olduğu için eve geldiğimde de ciddi bir iş yapamadan uykum geliyordu. Belki ileride evimin çok yakınında daha profesyonel bir salon açılırsa tekrar denerim.

Unutma, başlayacağın şey gerçekten de bir deneme. 4 haftalık süre zarfında bunu hiç aklından çıkartma. Bir şekilde kendini “Bu sadece bir deneme” diye kandırmaya çalışmıyorsun. Bu sürede hiçbir zaman yapacağın değişikliğin sürekli olacağını düşünme, çünkü gerçekten değil. Bu sadece zaman sınırı olan bir deneme, asıl kararını süre sonunda yine sen vereceksin.

Mutlaka aklının bir köşesinde değiştirmek istediğin bir şeyler vardır, bir tanesini seç ve ilk Pazartesi günü deneme süresini başlat. Hatta neyi başarmak istediğini ve tecrübelerini forumlarda herkesle paylaşırsan, tecrübelerinden herkes faydalanabilir.

Kendin Olacak Kadar Cesur Ol

Dikenli çalıya dokunursan eline batar, fakat sıkıca kavrarsan kökünden sökebilirsin.
William Nichols

Kendine galip gelen, bütün âlemi hükmü altına alır.
Nizami

Hayatta hiçbir şey kesin veya garanti değil. İnsanın bu kesin olmayan dünyada kendini güvende hissetme isteği, günümüzde en çok arzulanan olgu oldu. “Sakın yabancılarla konuşma, aman eve geç kalma, sesini yükseltme, ilgi çekme”. Haber bültenleri; trafik kazaları, savaşlarda ölenler, yanan evler, depremler, çatışmalar, cinayetlerle dolu. Devir kendine dikkat devri, aman eğ başını önüne ve ses çıkartma, sağlama al. Cesaret kelimesi her geçen gün dağarcığımızdan biraz daha kayboluyor. Belki de cesur kahraman temalı epik filmlerin ve dizilerin son zamanlarda artması, insanların özlemle hatırladıkları o eşsiz hissi tatmak için seve seve para vermeleridir.

Toplumsal sağduyuya göre, güvende olmak için hayatını tepkisel yaşaman gerekir. Yani kendi kararlarını almadan, kendini akışa bırakıp hayatın sana sunduklarına refleks tepkiler vererek. İşini sevmediğin halde emekliliğe gün sayıp çalışarak. İlişkin yürümediği halde idare ederek. Kendi hedeflerini değil başkalarının isteklerini yerine getirmek için çalışıp didinerek. Günlerini yaşamın sana iyi bir şeyler getireceğini umarak tüketip sonunda yatağında güvenle ölerek.

Güvende olmak için hayatının geri kalanını feda ediyorsan sana kötü bir haberim var: Güvenlik diye bir şey yok. Kabuğundan çıkmaman karşılığında sana sunulan şey sadece sanal bir güvenlik duygusu, deniz dibindeki bir midyenin hissettiği cinsten. İyi bir midye ol ve tüm hayatını kabuğunu kalınlaştırarak geçir. Küçük midye, dışarıda sadece daha çok su var, görülecek hiçbir güzellik, gidilecek hiçbir yer senin kabuğundan daha iyi ve güvenli olamaz. Kalın kabuğunda güvenle günlerini geçir, ta ki birisi tadına bakmaya karar verip dünyanı param parça edene veya boş kabukların okyanus tabanına gömülene dek.

Cesaret korkunun yokluğu değil, korkuyu yenebilmektir.
Nelson Mandela

Hayatta elbette karşına gerçek tehlikeler de çıkacak. Fakat gerçek olanla, sadece kafanda kurdukların arasında büyük uçurumlar olabilir mi Normalde gerçek tehlikelerde tetiklenmesi gereken korku hissin, toplumsal şartlanmalar nedeniyle sanal tehlikeler için de harekete geçiyor olabilir mi Parasız kalma korkusu, işsiz kalma korkusu, yalnızlık korkusu, arkadaşlarca dışlanma korkusu, aptal durumuna düşme korkusu, başarısızlık korkusu, başarı korkusu, … Bütün bu korkularından sıyrılabilseydin, bunların gerçek olmadığını anlasaydın hayatın nasıl değişirdi Gerçekleri kendine cesurca itiraf edip mazeret bulmaktan vazgeçseydin yaşamında neler değiştirirdin

Cesareti Hatırlamak

Servetini yitiren az, dostunu yitiren çok, cesaretini yitiren her şeyini kaybeder.
Cervantes

Cesaret sadece kahramanlara özgü veya sadece savaş ve yangın gibi durumlarda yapılan bir eylem değildir. İşin doğrusu cesaret bir eylem değil bir erdemdir, içgüdülerine karşı koyarak bilinçli kararlarını uygulamanı sağlayan en önemli erdem.

Korku karşısında temel olarak iki tepki verilir: Kal (ve savaş) veya Kaç (ve kurtul). Tepkiler davranışlara, davranışlar benliğine şekil verir ve bir süre sonra ne yapıyorsan o olursun. Kaç-kurtul tutumu özellikle günümüzde çok popüler, bu yönde teşvik ediliyorsun. Ne kadar iyi kaçıp kurtulursan hayat o kadar kolay geçiyor. Bu davranışı huy ediniyorsun ve her başarılı kaçışında biyolojik ödül mekanizman çalışıyor, bu huyunu güçlendiriyorsun ve hayat standardın haline geliyor. İçinde kal savaş diye gürleyen sesi susturmak için bahaneler üretip onu kandırıyorsun, işini sevmiyorsun ama ne yaparsın ekmek parası, spor yapamazsın çünkü vakit yok, sigarayı bırakamazsın çünkü “çok” zor.

Ama o ses hala orada değil mi Belki sadece kafanın içindeki fısıltılardan ibaret, televizyondaki en sevdiğin diziyi seyrederken bile seninle konuşuyor. Kırıntılarla yetinmek, hayatını anlamsızca harcamak istemiyor. Sen başarılı insanları eleştirirken o kendine bakmanı öğütlüyor, sabah aynanın karşısında ümitsiz ve heyecansız suratını görünce sana kızıyor, korkuyla kaçtığında geriye doğru bakıyor ve keşke diyor… keşke kalacak cesaretin olsaydı. Seni buraya getiren de o sestir belki. Hayatın boyunca kulaklarını tıkasan da, İnternet’te duraksız mesajlaşarak veya televizyonun sesini biraz daha açarak duymazdan da gelsen, o hep orada. Son nefesini verirken hala aynı şeyi tekrarlıyor olacak; keşke olabileceğin muhteşem kendin olacak cesaretin olsaydı.

Seni güdülen koyunlardan ayıracak tek bir şey var, kafanın içindeki o ses, yani benliğin. Sesi susturmak sana kısa süreli bir rahatlama duygusu verebilir, tıpkı tiryakinin içtiği sigaranın verdiği anlık huzur gibi. Benliğini uyutup kendini korkuya ne kadar kaptırırsan, güvenlik arayışın o kadar artacak. Güvenlik arayışın arttıkça daha çok korkacak ve başını belaya sokmaması için benliğini daha çok bastıracaksın. Bu kısır döngüde ne kadar çok kalırsan, o kadar cesaretsiz, kişiliksiz olacak ve o derece insanlıktan uzaklaşarak sürüdeki herhangi bir koyun olmaya yaklaşmış olacaksın.

Gözlerini Cesurca Aç

Uyan! Uyumak için önünde sonsuzluk var.
Ömer Hayyam

İnsanların çoğu hayatlarının sonunda geriye dönüp baktıklarında molalarda yaşadıklarını görürler. Takdir etmeden ve zevk almadan geçip giden şeyin aslında hayatları olduğunu gördüklerinde şaşırırlar.
Arthur Schopenhauer

Gerçek güvenlik etkiden gelir. Kendin ve çevren ne kadar etkin altında olursa, o kadar güvende hissedersin. Bu his, toplumun sunduğu sanal güvenlik duygusundan çok daha değişiktir, içinde korku barındırmaz, gerçektir. Bunu başarabilmek için öncelikle hayata tepkisel değil etkisel bakmalısın. Hayatın sana neler getireceğini boş ver, sen hayattan neler istiyorsun Gelecek hamleye nasıl karşılık vereceğini düşünme, bir sonraki hamleyi sen yap.

İçindeki ses sana neler fısıldıyor Eğer insanlar seni ciddiye almıyorsa bunu inkâr etme, bir sonraki sigarayı yaktığında, aslında bırakmak istediğini itiraf et. Geceleri sadece sıkıntıdan televizyon seyrediyorsan, yapmak istediğin daha iyi bir şeyler olduğunun farkına var. Kendinin farkına varmak ilk adımdır, cesaret gerektirir. Korkularına kılıf bulmaktan vazgeçip cesurca karşılarına çıktığın ilk an, kendin olmaya başladığın ilk andır.

İsteklerinin çoğuna ulaşamamış olman çok normal. Zaten, hayal ettiklerinin çoğuna hiçbir zaman ulaşamayacaksın. Dünya böyle yürüyor, bazıları maalesef daha şanslı doğuyor ve yapabileceğin pek bir şey yok değil mi

Hayır değil! Bunlar yıllarca süren toplumsal ve çevresel şartlandırmanın beynine kazıdığı sahte gerçekler. İstediklerine ulaşamamış olman, onların ulaşılmaz olduğu anlamına gelmiyor. Sadece henüz ulaşmamışsın o kadar. Ama önce kendini inkârdan vazgeç, istediğin şeyleri istemiyormuş veya önemsizmiş gibi görmekten vazgeç. Yüreğinin sesini dinle, hatta hemen şimdi duyduklarını yaz. İlk başta aklına bulanık cümleler duyacaksın ama ana fikirleri zaten çoktandır biliyorsun. Cümleler ne kadar kısa olursa o kadar iyi.

Giriş sayfasında da yazdığım gibi, amacım sadece okunacak değil uygulanıp tecrübe edilecek deneyimler sağlamak. O yüzden lütfen aklına gelenleri şimdi yaz. Hepsini, bölük pörçük de olsa, tek kelime de olsa yaz. Buna en az beş dakikanı şimdi ayır.

Şimdi derin bir nefes al, gözlerini birkaç saniyeliğine kapat ve tekrar aç. Belki şu anda olmadığın ama benliğinde olmak istediğin kişinin birazı o listede duruyor. İlk amacın kendin olmak olmalı, gerçek kendin. Bunu korkup saklanarak değil, cesurca kabullenip işe koyularak yapabilirsin. O zaman göreceksin ki içindeki sesi bastırmaya çalışmayacak, tersine ondan ilham alacaksın.

Cesaret Kazanmak

Yola giden yorulmaz.
Anonim

Bu makaleyi yazarken cesaret üzerine söylenmiş yüzlerce deyiş buldum, hatta en beğendiğim birkaçını da bu makaleye aldım. Cesaretin ne olduğu ve ne kadar iyi bir şey olduğu üzerine bu kadar çok fikir olmasına karşın cesaret kazanmakla ilgili dişe dokunur pek bilgi yok. Haydi kendin ol, cesaret göster, yürü be kim tutar seni demek kolay. Öte yandan bekâra karı boşamak da kolay derler.

Farkına varman gereken en önemli nokta, bu yazının özü şu: Cesaret duyguyla değil akılla ilgilidir. Cesaret, duygularının sana kaç dediği noktada kontrolü ele alıp durumu analiz edebilmendir. Ve en önemlisi, cesaret bir alışkanlıktır. Ne kadar yaparsan o kadar perçinlenir. Tıpkı kasların gibi, ne kadar çalışırsan o kadar güçlenir.

Araba (veya bisiklet) kullanmayı nasıl öğrenmiştin İlk başlarda arabayı kaldırmak bile büyük başarıydı. Sonra rampada kaldırmak, geri geri park etmek, şehir içi trafiği derken 1-2 sene içinde tek elle direksiyonu tutup yan koltuktaki arkadaşınla konuşurken radyo kanalını değiştirip bir yandan da aynadan arkaya bakabiliyorsun, üstelik en ufak bir çaba harcamadan.

Cesaretini de aynı şekilde arttırabilirsin. Küçük işlerde başarı ve ustalık kazanıp giderek daha büyük işlere kalkışabilirsin. Aslında bunun başka da bir yolu yok. Daha cesur insanların senden tek farkı, işe daha önce başlamış olmalarıdır. Artık senin de yola çıkma vaktin geldi. Kendin olmak yolunda önce adım adım cesaretini kazanacaksın.

Daha önce yaptığın listeye geri dönelim, gerçekten istediklerini yazdığın. İçlerinden gözünün kestiği bir maddeyi seç, eğer hepsi de ulaşılmaz geliyorsa olmasını en çok istediğini düşün. Diyelim ki kendine zaman ayırmak istiyorsun. Şimdi bir an için bu isteğinin tamamen ve mükemmel şekilde olduğunu hayal et, bunu gözlerinin önüne getirmeye çalış. Bunu yaparken kendini mevcut şartlardan, olanaklarından, şimdiki hayat tarzından, hayalini engelleyebilecek her şeyden soyutla. Eğer tüm şartlar mükemmel bir şekilde denk gelseydi ve isteğin mükemmel bir şekilde gerçekleşseydi, o zaman nasıl bir şey olurdu Örnekten yola çıkarsak, en basitinden tüm zamanımı %100 benim kontrol etmem mükemmel bir sonuç olurdu bence. Sen kendi hayalinde ne kadar detaylı ve canlı canlandırırsan o kadar iyi olur.

Peki buna ulaşabilmek için daha alt seviyede ne yapabilirsin Her gün sadece kendi istediklerine ayırdığın bir 1 saatin varsa, bunu 1,5 saate çıkartmak mümkün olabilir mi Belki biraz zorlar, iş, aile, arkadaşlar, fatura ödemeleri derken zaman kalmıyor olabilir. Ama bir süre bahaneleri bir kenara bırakıp biraz cesaret etsen bir çözüm bulacağından eminim. İşte biraz daha verimli çalışıp erken çıksan veya faturaları otomatik ödemeye bıraksan. Kendi hayallerin için kesinlikle benden daha yaratıcısındır. Bir süre sonra göreceksin ki 1,5 saat sana kalmış. Peki sonraki adım olarak 2′ye ne dersin Veya 3 saate

Sana imkânsız gelen şeyleri adımlara bölersen, bir sonraki adıma geçmek için yeterli cesareti toplayabilirsin. Bunu yaptığında ve başardığında, bu başarı ve cesaretin bir sonraki adım için itici güç olacak. Bu şekilde ilerledikçe, gerçek benliğine daha da yaklaşacaksın, içindeki boşluklar yavaşça kaybolacak. Birkaç adım attığında daha önce mükemmel dediklerine sadece daha iyi diyeceksin ve kendine daha “iyi” mükemmeller bulacaksın.

Tek ihtiyacın, kendini dinlemek ve biraz cesaret. İlki için sessiz sakin bir oda yeterli, diğerine ise hayatta olduğuna göre sahipsin demektir. Artık yola çıkma vaktin geldi, yolcu yolunda gerek.