Etkili Sunumlar

Çok değişik ortamlarda, çok değişik konularda, çok değişik gruplara bir çok başarılı sunum gerçekleştirdim. İlkokul çocuklarına robotlar (şaka değil) hakkında sunumdan tutun da, bir otel sahibine program tanıtımı, üniversitede rektör ve hocalardan oluşan jüriye tez ve poster sunumu ve tabiki iş hayatında üzerine çalıştığım veya bitirdiğim projeler hakkında yönetime yaptığım sayısız sunumlar.

Yazdığım her yazı öncesinde yaptığım gibi internet üzerinde sunum üzerine kısa bir araştırma yaptım ve birbirine benzer etkili sunum teknikleri yazılarından başka bir şey bulamadım. İçlerinde gerçekten işe yarar bilgiler var ama genelde hepsi aynı. Farklı bir şeyler öğrenmek istiyorsan bu yazıyı baştan sona oku derim.

Tabi kendi yaptığım sunumlar kadar başkalarının yaptığı bir çok sunuma da katıldım. En çok üzüldüğüm şeylerden birisi de gerçekten iyi bir çalışmanın kötü bir sunum yüzünden tam anlaşılamaması ve heba olması olmuştur.

Etkili bir sunum nasıl olmalıdan önce çok önemli bir soru geliyor : (Cem Yılmaz’ın sesiyle) NEDEN SUNUM

Eğer sunumun gereksiz bir şey olduğunu düşünüyorsan, güzel bir sunum yapma imkanın zaten yok. İnsan inanmadığı bir şeyi en fazla vasat bir şekilde yapar. Sunum neden gerekli sorusuna cevap vermeden önce, hangi amaçlar doğrultusunda sunum yapılır onlara bakalım:

  • Eğitim: Genelde teknik veya yeni bir konu hakkında eğitim seviyesini arttırmak. Tek amaç karşıdaki insanın bilgi seviyesini arttırmaktır.
  • İkna: Yapmak istenen bir şey için gerekli olan izni, bütçeyi, imkanları, zamanı almak için karşıdaki insanları ikna etmeye çalışmak içindir. Amaç, istediğimiz kaynakları elde etmektir. Satış için yapılan tüm sunumları da (TV reklamları dahil) ben bu kategoride değerlendiriyorum.
  • Rapor: Yapılmış ve bitmiş işten diğer insanların haberdar olması için yapılır. Amaç insanların kafasındaki imajımızı (kendimiz veya ekibin) daha iyi hale getirmektir.

Birinci ve ikinci konu hakkında sunuma ihtiyaç olduğu konusunda genelde herkes hem fikirdir. Fakat rapor konusuna gelince, tanıdığım insanlar ve bir zamanlar ben de, genelde bunun gereğini sorgular. Yani sonuçta işi yaptık, bittik, sonuçlar ortada, isteyen gelsin baksın, hem o kadar uğraşıp işi yaptım bir de oturup sunum hazırlamanın ne gereği var değil mi

Burada “Haaayııırrr değiiilllll” gibi bir cevap vermeyeceğim. Üstteki cümleye tamamen katılıyorum. Eğer işi yaptın bitti ve sonuçlar ortadaysa, o zaman isteyen gelsin baksın.

İş dünyasında ve hatta özel hayatta, yapılan işlerin sonuçları neredeyse hiç bir zaman ortada olmaz. Bitirdiğin proje şirketin karını katlamış bile olsa, bu artışın senin projenden dolayı olduğunu bir sen bilirsin bir de varsa ekibindekiler. Bu eskiden böyledi, şimdi durum biraz daha vahim, artık bırak artışın nasıl yapıldığını şirketin karının arttığından bile insanların haberi olmayabilir. İyilik yap denize at demişler, ama biz burada iyilik değil iş yapıyoruz, denize atmaya ne gerek var

Sunum Hazırlamak

Bir diğer konu ise sunum hazırlama kısmı. Eğer sunum hazırlamayı, özellikle de rapor sunumlarda, külfetli ve gereksiz bir iş olarak görüyorsan, çok zamanını alıyorsa, o zaman büyük ihtimalle sunumu iş bittikten sonra hazırlıyorsundur. Verebileceğim faydalı bir tavsiye, sunumu iş bittikten sonra değil, işle beraber hazırlaman. Bir proje yürürken, içerisinde kullanılan bir çok döküman oluşur. Tablolar, defterler, panolar, grafikler, sayılar, prototipler, numuneler, resimler, konuşmalar, toplantılar, vs.. vs.. Bunları hazırlarken veya depolarken, aklında hep işin biteceği ve bunları birisinin göreceği olsun.

Şunun gibi düşün : eğer bir ev genel olarak temiz ve düzenliyse, o zaman misafir gelmeden önce çok bir iş çıkmaz. Ama dağınık ve kirli bir evin misafirliğe en az bir gün önceden hazırlanması gerekir. Sen evi hep temiz tut, yarattığın dökümanların en önemlilerini büyük ihtimalle sunum raporunda da kullanacaksın. Onların kalitesini hep yukarıda tut. Sanki her an birisi gelip senden gidişat için bilgi isteyebilirmiş gibi düşün ve göstermekten utanmayacağın işler hazırla.

- Bu tablonun üstünde Mayıs yazıyor ama veriler Ağustos ayının

- Ehe, öhö

- Bu rakamlar çok küçük, ne yazıyor burda

- Bir saniyeee, üçyüzotuzbeşmilyonseksenikibinonikinoktaellidokuz sanırım.

Eğer işi baştan bu şekilde yaparsan, iş bittiğinde sunumunda kullanacağın malzemeler hazır olur. Üstelik hep aynı biçimi kullandığından hata yapma şansın da en aza iner ve ne zaman istersen kullanmak üzere elinin altında olur.

İyi bir sunum

İyi bir sunum nasıl yapılır, nelere dikkat etmek gerekir konusunda yazının başında değindiğim gibi, internet üzerinde sayısız makale var ve aşağı yukarı hepsi aynı şeylerden bahsediyor. Açıkçası daha önce benim de gittiğim bir eğitimde de yine bu konular tekrarlanmıştı.  Bence bu konuda unutulmaması gereken şey var : Eğer hazırladığın sunumu beğenmediysen emin ol kimse beğenmeyecektir. Eğer beğendiysen belki insanların da hoşuna gider. İyi bir sunum nasıl hazırlanır ve yapılır konusuna bir başka yazıda tekrar döneceğim, fakat o zamana kadar çok önemli ve cesaret verici bir gerçeği seninle paylaşmak istiyorum:

Sinemaya, tiyatroya, bir sergiye veya bir seminere giderken en çok ne istenir (yok, bedava olmasından başka)

İyi olması

Evet  iyi olması, kimse kötü olsun isteğiyle bir şeyi izlemeye gitmez. Herkes iyi olsun, iyi vakit geçireyim ister.

Senin sunumunu izleyenlerin çoğunluğu da bu istekle gelirler. İyi olsun, işime yarasın, sıkıcı olmasın.

Ve sunumun iyi olması için aslında herkes bilinç altında yardıma hazırdır. Tüm dinleyicilerin senin yanındadır aslında. Gerçekten böyle, istersen bir sonraki herhangi bir sunumu izlerken düşüncelerine bir göz at. Orada yeni, eğlenceli, güzel, heyecanlı, iyi, işe yarar bir şeyler olmasını istiyorsun. Tıpkı herkesin istediği gibi.

Karşındaki insanları eleştirisel ve canını yakmaya hazır bir kitle olarak görmektense bu dediğim düşünce tarzı gerçekten cesaret vericidir ve gerçeğe daha yakındır. Yapacağın sadece bu tip bir yaklaşım değişimi bile yaptığın tüm sunumların kalitesini ve hedefe ulaşma şansını arttıracaktır.

Bu yazı ilgini çektiyse, şunlar da işine yarayabilir:

Etkili Sunum İçin Etkili Sunmanın 14 Yolu

Cinayet aleti PowerPoint Silahları

Olay Yeri İnceleme: Öldüren Sunumlar

Hayattan Yakınmak

        Küçükken televizyonda gördüğüm, daha sonra da tekrar tekrar karşılaştığım birisiyle tanışmanı istiyorum. Adını bilmiyorum, ama her sene özellikle enflasyon rakamları veya asgari ücret açıklandıktan sonra karşılaşırız. 50-60 yaş civarı bir teyze yada amca, elinde bir poşetle pazardadır. Genç bir muhabir yanına gelir ve

  • Hanfendi kolay gelsin, nasıl gidiyor alışveriş
  • Nasıl gitsin, hayat pahalı.

Daha sonra muhabirimiz bir dükkana girer

  • Hayırlı işler, satışlar nasıl gidiyor
  • İşler kesat, daha siftah yapmadık

Muhabir bir sonraki amca-teyzeye doğru yola çıkarken de araya yarı komik yarı acayip bir müzik ve çarşı-pazar görüntüleri girer.

Her gün binlerce sebep var yakınmak için. En basitinden pahalılık, trafik, politika, bozuk yollar, kesilen elektrik, hastalık, iş, diğer insanlar, kendimizden… örnekler sınırsız.

Neden yakınıyoruz

Yakınmak en temel anlamda bir mesajdır. Karşıdaki insana gizli olarak şu mesajları verir:

- Kötü bir durum içindeyim.
- Bu durumda olmam benim suçum değil, sadece şanssızım.
- Bu durumdan kurtulmak için yapabileceğim bir şey yok.
- Bu durumdan beni sen de kurtaramazsın.
- Bu sebeplerden dolayı bana yakınlık göster ve yardım et.

Bu aranan yakınlık, sırtı sıvazlayacak el geldiğinde ise bu davranışımızı güçlendiren genelde bilinçaltında bir mekanizma çalışır:

- Gerçekten kötü bir durum içindeymişim.
- Yakınmam sayesinde diğer insanlar benim bu durumumu görüyor.
- Bu sayede yakınlık görüyorum ve yardım alıyorum.
- Yakınmak benim için faydalı bir şey.

Ve insanın doğası gereği, işe yaran bir şeyi tekrarlarız. Ve bir süre tekrarladığımız şey alışkanlık halini alır. Bir kez yakınma alışkanlığı edinince de bırakmak sigarayı bırakmak kadar zorlayabilir. :(

Temel ahlak ölçütleri

Afrika’da hala medeniyet girmeyen bir kabilede, erkekler ava çıkıyor ve herkes az veya çok bir avla eve geri dönüyor. Eğer bir avcı kendisini ve ailesini doyuracak kadar avlanabildiyse sorun yok. Ama eğer avlanamadıysa o zaman diğer avcılar durumu tartıyor: Eğer yapabileceği halde uğraşmadığı için avlanamadıysa o zaman kimse yardım etmiyor. Fakat gerçekten elinde olmayan bir sebep varsa, hastalık, hava şartları gibi, o zaman kendisine ihtiyacı olan yiyecek veriliyor. (Bu çalışmanın anlatıldığı kitabı aradım ama bulamadım)

Çalışmayı yapanlar şu anafikri çıkartıyorlar: Eğer bir insan elinde olmayan ve değiştiremeyeceği bir olay yüzünden zarar görürse (örnek de aç kalmak), diğer insanlar ona yardım edecektir. Aynı deprem, sel gibi felaketlerde insanların akın akın yardım etmek için koştuğu, bağış yaptığı gibi. Yakınmayla ne ilgisi var derseniz, şöyle kurnazca bir ilgisi var:

  • Yakınma, bu içgüdüsel yardım duygusunu sömürmenin dahice bir yoludur.
  • Yakınma, insanları sömürme ve kullanma isteğidir.
  • Bunun bilinçsiz yapılması bu gerçeği değiştirmez.

Dikkat et, yakınan insanlar hep böyle genel olaylardan yakınır: pahalılık, trafik, kötü yönetim, kirli siyaset, haksızlık, adaletsizlik, eşitsizlik, vs..vs.. Yani muallak, kendilerinin değiştiremeyeceği, engelleyemeyeceği, onlara zarar veren şeyler.

Hayat dilencisi

Yakınan insan, yakındığı olay için çözüm aramıyordur. Sadece bu değiştiremeyeceği olayı bahane ederek hak etmediği ve karşılıksız bir yardım istiyordur. Sakın bu insanlara çözüm önerisiyle gitmeye kalkma, ters teper. Aradıkları şey çözüm değil karşılıksız bir yardım, şefkat ve yakınlıktır, aynı dilencilerin istedikleri gibi.

Dünyada çeşit çeşit insan ve çeşit çeşit karakter var. Yakınarak hayatını sürdürmek de bir tercihtir. Fakat önünde yapabileceğin birçok tercih varken, emin ol yakınan birisi olmak yapabileceğin en kötü tercihlerden birisi. Neden kendi sorunlarını çözen, korkuların ve zorlukların üzerine giden ve onları aşan birisi olmak varken, başkalarına tamah eden ve onların duygularını sömüren biri olasın ki Neden kendine güvenen, onurlu birisi olmak varken dilenciliği seçesin Aynı şekilde, eğer etrafında yakınmayı hayat şekli haline getirmiş insanlar varsa, bil ki onlara her yardım etmek, evine giren hırsıza para vermekten çok farklı değil. Ben etrafında bir sürü hırsızla yaşayıp da mutlu olan kimseyi tanımıyorum. Hatta hırsızlar bile hırsızlarla beraber olmak istemez, çünkü çalacakları birilerine ihtiyaç duyarlar.

Bu yazının tarzı biraz ağır gelmiş olabilir ama bazı gerçekleri başka türlü anlatmanın yolu yok, böylesi daha etkili oluyor :) Bir sonraki yazılarda tekrar yakınma üzerine yazacağım, özellikle de yakınmadan ve yakınanlardan nasıl vazgeçilir üzerine. Eğer okumadıysan başarıya dört hafta makalesinde de yakınma üzerine kısa bir paragraf var, okuyabilirsin.

______________ 

Güncelleme (22 Nisan 2008) Bu yazıya bir devam yazısı yazdım : http://beyaztavsan.com/yakinmadan-yasamaya-baslamak/

Robin Sharma’nın Sarı Ferrarisi

      Geçen sene Robin Sharma’nın Ferrarisini Satan Bilge kitabını okumaya başlayıp daha yarısına gelmeden sıkılıp bırakmıştım. İçindekiler hem yüzeysel hem de basit gelmişti bana. Bu adam neden bu kadar tuttu diye bayağı merak etmiştim. Şimdilerde Sharma’nın yeni bir kitabı çıkmış, yine çok satanlar kısmında yerini almış. Acaba benim kaçırdığım bir şeyler mi var derken, Fikir Atölyesi adlı bir sitede bu yazıyı gördüm. Eski bir yazı ama hala güncelliğini koruyor, benim de paylaştığım oldukça doğru saptamalar var. Zevkli okumalar :)

Robin Sharma ve sattığı ferrarisi

Yaprak Sharması, Dolma Sharması, Robin Sharma…

“Geçen ay konferansını canlı izlediğim Robin Sharma hakkında “Robin Sharma: En Büyük Risk, Risk Almamaktır” başlıklı bir yazı kaleme almıştım. O yazıda Sharma’nın bende bıraktığı izlenim ve düşüncelerimi başka bir yazıda tekrar ele alacağımı söylemiştim.

Yani, kendisini planlı bir strateji ile nasıl zekice konumlandırdığından, pazarladığından ve nasıl bu kadar ünlü (ve zengin) olduğundan; kısaca, yarattığı kişisel başarı hikayesinden bahsedeceğim.”

Yazının devamı…

Sanal Gelişim Tuzağı

Öz gelişim, kişisel gelişim, kendi kendine yardım, başarılı olma yöntemleri adına ne dersen de, amaç aynı olmalı : bir önceki güne göre herhangi bir yönden daha yetkin, verimli, bilinçli, iyi duruma, olgun, ilerlemiş olmak. Bunun olması için de senin bir şeyler yapman gerekir. Okumak, öğrenmek ve tartışmak tabi ki çok önemli ama uygulamaya geçmediğin sürece herhangi bir gelişim gösteremezsin.

Gelişim üzerine olan yazıların, konuşmaların, kitapların ortak bir özellikleri vardır: insana kendisini iyi hissettirir :) Şu anda piyasada en çok satan bu tür kitaplardan birisini al ve ilk 1-2 sayfasını oku örneğin. İçlerinde her insanın yapmak ve olmak isteyeceği şeyler yazar ve genelde öyle bir hava vardır ki sanki sadece o kitabı okumak bile hayatını kökten değiştirecektir. Aynı şeyler bizde çok yaygın olmasa da seminerler ve söyleşiler için de geçerli. Bu tarz bir konuşmayı dinleyince sanki dünya değişti sanırsın…ta ki eve gidip de televizyonu açıncaya kadar.

Eğer bu davranış alışkanlık haline gelirse, o zaman öz gelişim üzerine okumak, düşünmek insan için günlük hayattan bir kaçış yolu haline gelir. Canın mı sıkıldı, aç bir ’10 dakikada mutluluk çorbası’ kitabı da keyfin yerine gelsin. Borçların bitmiyor mu Bak en son ‘Paraya giden 10000 yol’ kitabında neler  var. İşini mi sevmiyorsun İnternette binlerce ‘Kariyer basamaklarını 3er 5er tırmanın’ makalesinden çek birini ve oku. Yak üzerine bir de sigara veya at ağzına bir parça çikolata. Sonra sabah ola hayrola. Ve alışkanlığın da sonunda bağımlılığa dönüşürse, her gün bir sürü yazı okumak, forumlarda bu konuda konuşmak için içinde bastırılamaz bir istek duyarsın. Her okuduğun, dinlediğin şeyden sonra içinde inanılmaz bir mutluluk, motivasyon oluşur fakat bir nedenle ya işe koyulamazsın yada biraz ilerleyip bir sebeple yarıda kalırsın.

Malesef bir çok kitap, bir çok konuşmacı, bir çok yazı da bu olayı bilerek körüklüyor. Kısa sürede başarı vaadeden veya harekete geçilebilir konular yerine hafif, mutlu ve anlamsız malzemelerin sonucu bu. Eğer bugün kitapçılarda iki-üç raf sadece öz gelişim le ilgili (ve ilgisiz) kitaplara ayrılıyorsa, en çok satanların yarısı hep bu tarz kitaplarsa, bir numaralı sebebi de yarattıkları bu bağımlılıktır.

Kendini geliştirmek yolunda ilerledikçe tabi ki düşünce tarzı, felsefe, bilinç seviyesi, iç huzur olarak da gelişeceksin. Fakat bu soyut gelişimler bir şekilde somuta dönüşmüyorsa, ben buna sanal gelişim diyorum. Öz gelişim yolundaki en büyük yanılgı ve tuzaklardan birisidir sanal gelişim. Eğer etrafında gerçek ve elle tutulur bir değişim görmüyorsan, o zaman gerçekten bir gelişim göstermiyorsun demektir. Bu kadar basit.

Gerçek gelişim veya çevrende göreceğin değişimler neler olabilir Bir kaç örnek vereyim:

Ekonomik gelişim : Borçlarının azalması, mevcut gelirinin artması, yeni gelir kaynaklarına sahip olmak, zengin olmak, yeni ev-arsa almak, birikimlerinin artması, istediğine istediğinde istediğin hediyeyi verebilmek …

Bedensel gelişin: Daha az uyumak, ideal kilo aralığına ulaşmak, kas/yağ oranını arttırmak, belini inceltmek, daha az hasta olmak, fiziksel olarak güçlenmek, merdivenleri rahat tırmanmak, daha hızlı koşmak, sigarayı bırakmak,…

Zihinsel gelişim: Yeni bir dil öğrenmek, ilgilendiğin konularda bilgi seviyesini arttırmak, bir yazı yazmak, kitap yazmak, şarkı bestelemek, daha hızlı okumak, daha çabuk anlamak, daha güzel konuşmak, icat yapmak, …

Sosyal gelişim: Davetlere çağrılmak, adının daha çok kişice bilinmesi, kız-erkek arkadaş edinmek, evlenmek, kötü giden ilişkiyi düzeltmek-bitirmek, yeni ve faydalı arkadaşlıklar edinmek, bir derneğe üyelik, kabul görmek, …

İş ve kariyer gelişimi: İyi bir prim almak, takdir görmek, satışların artması, işe yeni elemanlar almak, yeni şubeler açmak, yönetici olmak, bir üst yönetici olmak, sevdiğin bir işe başlamak, istediğin okulu kazanmak, akademik ünvan almak,…

Genel olarak daha verimli, hızlı, kararlı, başarılı, cesaretli, dingin, sevilen, sayılan, mutlu, huzurlu olmak.

Tabiki bunlar sadece örnekler, hepsi olacak veya illa bunlar olacak diye bir şey yok. Hayatta amacın bunlara ulaşmak olmalı da demiyorum. Ama yine de bunlardan bazılarını yaşıyor olman lazım. Hatta daha da önemlisi, kendi gelişim yolundaki benzer başarılarını listeliyebiliyor durumda olman gerekiyor. İçsel olarak yaşadığın gelişim eğer gerçekse o zaman mutlaka dışarıya şu veya bu şekilde yansıyacaktır. Eğer birisi kalkıp ben hayatta her şeye rağmen mutluyum veya ben sadece iç huzuru arıyorum derse ve ortada kendi iddaa ettiklerinden başka bir şey yoksa ben açıkçası samimiyetinden şüphe duyarım.Örneğin Yunus Emre, ki dünyevi olan hiç bir şeye kıymet vermemiş ve inandığı yolda gidilebilecek en üst seviyelere ulaşmıştır, o bile çok başarılı bir halk ozanı, kitleleri peşinden sürükleyen bir düşünür olmuştur. Asıl amacı bunlar değildi belki, ama içsel olarak yaşadığı gelişim, ister istemez dışarıya yansıdı. Yani demek istediğim, eğer amaç içsel gelişimse bile, bunun bile dışarıda gözlemlenen bir çok etkisi olacaktır.

Düşünmek her şeyin başıdır, fakat harekete geçmediğin sürece işe yaramaz. Kendini iyi hissetmek çok iyi duygudur, fakat bu duyguları hayatı ertelemek, sorunlarda kaçmak için kullanıyorsan sana zarar verir ve bilinçli bir insan olarak gelişimini engeller. Eğer harekete geçmekle ilgili sorun yaşıyorsan, dört hafta denemesini öneririm. Benim çok işime yaradı ve hala yarıyor

İlk yazılarımda söylediğim gibi, önemli olan tecrübe etmek, harekete geçmektir. İyi fikirler hareketle tamamlandığında her istediğin sana gelecektir.

İçi Dopdolu İlişkiler (Bölüm 2)

İkili ilişkiler, arkadaşlık ve dostluk hakkındaki bu yazı dizisinin arkadaşlık konulu ikinci bölümüyle devam ediyoruz.

Arkadaşlık ve dostluk üzerine o kadar çok yazı var ki, bir tane daha yazının küçük te olsa bir katkısı olması için konuyu biraz değişik bir şekilde ele almak istiyorum. Biraz daha dolaysız şekilde. 

Nedir bu arkadaşlık, dostluk denen şey 

‘Herkes arkadaşı acı çektiğinde aynı duyguları hissedebilir, fakat arkadaşının başarısını hissetmek çok ince bir kişilk gerektirir.’ -Oscar Wilde

‘En kötü yalnızlık, içten dostluktan mahrum kalmaktır.’ -Francis Bacon

Önce kısa bir tanımla başlayalım, TDK (Türk dil kurumu) sözlüğünden:

Arkadaş : Birbirlerine karşı sevgi ve anlayış gösteren kimselerden her biri, yaren.

Dost: Sevilen, güvenilen, yakın arkadaş, gönüldaş, iyi görüşülen kimse, düşman karşıtı.

TDK sözlüğü sonuçta Türkçe için en doğru kaynaklardan biri. Yine de biraz daha araştırma yaptım, çıkan açıklamalar üç aşağı beş yukarı böyle. İngilizce ‘friend’ için de benzer tanımlar çıkıyor.

Yani arkadaşlık; iyilik, güzellik, sevgi, dayanışmayla bağdaşmış durumda.

Ben açıkçası şöyle tanımlar da beklerdim :

Arkadaş : Kahvede okey oynarken kızıp seni bıçaklayan kimse. Bir sözüne kırılıp 10 senelik ilişkiyi bir kalemde bitiren ve seni pişmanlık duygularına gömen insan. Daha başarılı olduğun için arkandan söylenmedik laf bırakmayan, sırada yanında oturan öğrenci. Sürekli alttan aldığın, aldıkça seni iyice yerin dibine sokan şahıs.

Dost : Kazık yediğinde, ben de seni dost bilirdim diyebileceğin insan. Hakkında yıkıcı konuşup seni rezil eden sonra dost acı söyler diyen kişi. Sırrını açmakla en büyük hatayı yapacağın kişi.

Açık konuşmak gerekirse, yukarıdaki tanımların hemen hepsine giren çok çeşitli “arkadaş” ve “dostlarım” oldu (bıçaklama olayı hariç, onu gazete haberinden aldım ;) ), eminim senin de olmuştur. İnsan neden kendisine zarar veren ilişkileri sürdürür, buna da değineceğim, ama önce biz olması gerekene bakalım. İyi ve sağlıklı arkadaşlığın anahtar kelimesi karşılıklı getiridir. Arkadaşlığın amacı tabiki çıkar değildir. İyi bir arkadaşlığı nerden anlarsın dersen, iki tarafa da fayda sağlamasından anlarım.

En yakın arkadaşını düşün, geçen sene sen nasıldın, o nasıldı. Eğer hayatından seni çıkartırsan veya kendi hayatından onu çıkartırsan ne değişir Geçen seneye göre bu arkadaşlık seni ne şekilde geliştirdi, peki ya onu Onu bilemem deme, en yakın arkadaşını kendisi kadar iyi tanıyor olman lazım.

Fayda çok çeşitli şekillerde olabilir, kötü bir anında seni rahatlatması, veya zor bir işte ona yardım etmen. Fikirlerinizi paylaşarak ikinizin de olgunlaşması, güvenmek, güvenilmek, sevmek, sevilmek. Bunlar mantıklı gelen ve sağ duyuyla herkesin ulaşabileceği sonuçlar. Peki olması gerekeni bildiğimiz halde neden bu tanımlarda uzak ilişkilerimiz olabiliyor Ve bunlar tek tük değil de gayet yaygın bir biçimde oluyor

Sen benim sırtımı kaşı, ben de senin

Dediğim gibi, iyi arkadaşlıklar iki taraf için de faydalı olmalıdır. Fakat fayda sağlamak amacıyla arkadaşlık etmeye veya dost olmaya çalışınca, o zaman işler biraz değişir. İstediği bir şeyi elde etmek amacıyla birisiyle arkadaşlık etmeye başlayınca, eğer o insan da bu şekilde düşünüyorsa, o da senden faydalanmaya çalışacaktır. İnsanların istekleri çok değişik olabilir. Sadece maddiyata bağlı arkadaşlıklar ilk akla gelen örnek, ama bu sebepler her zaman bu kadar açık değildir. Hatta ve hatta, bu istek bilinçaltından geliyorsa haberin bile olmayabilir. O kişi veya kişilerle beraberken kendini biraz huzursuz hissedersin, bir şeylerin yanlış gittiğini düşünürsün ama sebebi tam olarak bilemeyebilirsin.

Çok kaprisli bir arkadaşın varsa ve sürekli onu çekmek zorunda kalıyorsan, ve bu seni rahatsız ediyorsa…Sana hiç değer vermeyen birisiyle dostluk kurmuşsan…Maddi ve manevi olarak bazı ilişkilerinin seni tükettiğini hissediyorsan…Veya bunları sen karşı tarafa yapıyorsan :( Bil ki arkadaşlık değil bir çıkar ilişkisi, alış-veriş, içine girmişsin. Dikkat et, alış-verişler taraflardan birisinin isteği bittiği an, veya daha iyi bir müşteri veya satıcı bulunduğu an biter. Sonra ‘kırk yıllık dostum beni sattı’ dediğin zaman anla ki dostun seni satmadı, çünkü zaten en başta o senin dostun değil müşterindi !

Böyle bir ilişki içine girmenin bir çok sebebi olabilir, ama anlaman gereken şu: bu arkadaşlığı kuran sensin, sürdüren de sensin ve düzeltecek veya bitirecek olan yine sen olmalısın.

Arkadaşlığa yeni bir bakış

Arkadaşlık ve dostluk insanları çok güçlü bir bağla birbirine bağlar. Fakat bu bağın güçlü olması her zaman iyi olduğu anlamına gelmez. Tıpkı tiryakinin sigara arasında güçlü bir bağ olması gibi. Hayatına devam ederken, seni geliştirecek olan yeni arkadaşlıklar kuracak, bazılarını değiştirecek ve seni engelleyen eski ilişkilerinden kopacaksın. Ne olursa olsun eski arkadaşlarımı nasıl bırakabilirim ki, ayıp, yazık, gönlüm el vermez,çok üzülürüm gibi düşünceler geliyorsa aklına şunu düşün: bu düşüncelerin çoğunu kafana senden çıkar sağlayan kişi sokmuş olabilir mi Duygu sömürüsü kelimesini duymuşsundur. İnsanları acındırarak çıkar sağlamak anlamına gelir. Eğer bu durum uzun süredir gerçekleşiyorsa, örneğin arkadaşın sana bunu yapıyorsa, o zaman bu durumu kanıksamış olabilirsin. Yani karşındaki sana bir şey demese bile yardım etmek, şefkat göstermek isteyecek ve bunu engellemeye çalışırsan üzerindeki etkiye göre ‘ayıp olur’ hissinden suçluluk duygusuna kadar bir dizi duygu seni bekleyecektir. Eğer seni kullanan kişilerle ilişkilerini sürdürmeye devam edersen, hem kurabileceğin yepyeni dostluklardan mahrum kalırsın, hem de kendi kendini sabote etmiş olursun.

Tabi yine ‘bekara karı boşamak kolay’ kısmına geldik işin. Nasıl olacak İnsanların genel olarak gerçekten hassas, karşısındaki kırmamaya çalışan, sevecen, şefkatli ve iyi huylu olduklarına inanıyorum. Ama bakış açısına göre birisine hassas gelen davranış diğerine kurnazca veya birisine içten gelen davranış diğerine yapmacık gelebilir. Bu bakış açısı kimin Tabiki SENİN!

Sağlıklı, güvenli, yapıcı, faydalı, iyi arkadaşlıklar kurmanın yolu öncelikle kendine ve karşındakine dürüst olmaktan geçer. Bunu da doğru iletişim ile yapabilirsin. Bunu yapmaya başlayınca göreceksin ki karşındaki de benzer bir yaklaşım sergileyecek ve birbirinizi daha iyi tanıma fırsatı yakalayacaksınız. Veya karşındaki, bu yeni ve gerçek seni kabullenmek istemeyecek ve yavaş yavaş uzaklaşacaksınız. Bu olurken üzülmeyeceksin, merak etme, çünkü insan değer verdiği şeyleri kaybedince üzülür, eğer “arkadaşın” gerçek senden hoşlanmadıysa ona verdiğin değer de zaten kendiliğinden azalacaktır.

İletişimin güçlenince, kendini de daha iyi anlamaya başlıyor insan. Örneğin düşüncelerine hiç önem vermeyen o kişiyle neden arkadaşlık ediyorsun Sanal bir çevreye girmek için, veya onun yanında görülmenin kendine değer katacağını düşündüğün için, olabilir mi Belki de duygu sömürüsünün kurbanısındır. Ne kadar içten ve sahici olursan, içindeki ses de o kadar güçlenecek ve cesaret kazanacak. Ta ki seni güçsüzleştiren o paslı zincirlerini kırana kadar.

Kendine olan dürüstlüğün hangi aşamada olursa olsun, bu konuda ilerlemek ve cesaret kazanmak tıpkı koşmaya benziyor. Hiç spor yapmamış birisi ilk başta en fazla 5-10 dakika koşabilir ve sonra öyle yorulur ki belki günlerce koşamaz. Daha sonra 15 dakika koşar ve ilkine göre daha az yorulur. Düzenli idmanla insan hiç yorulmadan saatlerce koşabilecek duruma gelir, ve daha sonra dönüp de ben koşamam çabuk yorulurum diyen insanlara bakınca kendini hatırlar, güler ve yoluna devam eder. Yola devam :)