İnsan Neden (blog) Yazar

İnsan neden yazar ki    Fikirleri paylaşmak, başkalarına anlatmak hemen her gün yaptığımız şeylerden. İsteyerek dinleyecek birisini de bulsak, zorla da anlatsak bundan hoşlanmayan hiç kimseyi tanımıyorum. BeyazTavsan.com’u açma amaçlarımdan bir tanesi de buydu aslında. Konuşup tartışmak ve gelişmek için fiziksel engelleri olabildiğince kaldırıp daha çok insanla iletişime geçebilmek.

 Bunu düşünürken, üye olduğum bir sitede bu konuyla ilgili diğer blog (blog da ne demek) yazarlarının fikirlerini sordum ve gelen cevapları özet olarak sizlerle paylaşmak istedim. Yazının sonunda ise gelen cevaplara göre küçük bir istatistik yaptım. Sonuçlar çarpıcı ! (Şok şok şok :) )

Blog yazmakdaki amacınız nedir

 ZihinCell boş zamanlarında son modaya uyup kendini de tatmin ederek bir de olursa para kazanmak için yazıyor. GaniYusufoglu ‘nun tek amacı kişisel tatmin, bu arada bir de Londra’da hayırlı bir izdivaç arıyor. Orpen ise herkesin bilip de söyleyemediği gerçekleri sosyal vazife adına paylaşıyor. Selim Erkan uzun süredir internette ve son durak olarak kişisel tatmin amaçlı bloglamayı seçmiş. Mümin Kurt güzel olan paylaşımların yorumlarla daha da güzelleşmesini seviyor. muhaber öyle sevmiş ki bloglamayı daha önce yapmadığım için pişman.

DeliProfesor tam anlamıyla kendini tatmin ediyorum diye naralar atıyor. Muhammed Baykal bakmış ki herkes yazıyor, o da başlamışEmel Sen‘in blogunda yaptığı paylaşımlar kendisi için terapi yerine geçiyor. Nominal kendi blogunu açmamış ama yinede amacın kişisel tatmin olduğunu düşünüyor. GozdeGenclik emin adımlarla internette marka olma yolunda. Davut Özavcı taşmak üzere olan bilgileri yeni nesle aktarmak için düş peşindeysen düş peşime diyor. Cevval yazdıklarını beğeniyor ve başkalarının ilgisinden mutlu oluyor…ve şakası yok!

Hüseyin Gürsoy ise son cevap veren olarak güzel toparlamış, aynen aktarıyorum:

Bildiklerimin beynimde işe yaramadan durup, unutmamı ve unutulmasını engellemek için yazıyorum. Çeşitli bilim konularında araştırma yapıp kendi bilgilerimi de katarak çeşitli yorumlar eşliğinde konular yazıyorum. Tabi yazdıklarımın karşılığını alıyor muyum Evet. Günde çeşitli konularda yaklaşık 40-50 yorum geliyor. Bunlardan bazıları çok alakasız ve gereksiz şeyler oluyor ama genel olarak konuya bir “teşekkür” eden varsa, o benim için yeterlidir. (: Yorumlar geldiği sürece de yazmaya devam edeceğim.

Sonuç İstatistikleri

Neden Blog

  • Değerlendirirken,örneğin hem tatmin hem de paylaşım diyen birisi için ikisini de dikkate aldım. Buna göre Türk insanını bloglamaya iten şeylerin başında Paylaşım ve Kişisel Tatmin geliyor.
  • Bazıları “paylaşıyorum ve bundan tatmin duyuyorum” olarak ifade etmişse de herkes bu bağlantıyı kurmamış.
  • Maddi bir getiri bekleyerek blog yazmak ise sebeplerin sadece %12′sini oluşturuyor. Bu konuda gelen bir kaç yorumda ise Türkiye’de internet reklamcılığının cılızlığından dem vurulmuş.

Türkiyede blog platformları
Bu ankete katılanların kullandıkları internet adreslerine bakınca ise %71′lik çoğunluğun ücretli hizmetler kullandığını görüyoruz. Bence bu küçük araştırmanın en çarpıcı yanı da burası. Yani Türkiye’de insanların %88′i maddi kazanç beklemeden internette yazılar yazıyor ve bunların %71′i bunu yapmak için üzerine bir de para ödüyor.

Bu anketteki örnek kitlenin küçük olduğunu, örneklemenin bilimsel yapılmadığını biliyorum. Belki bu sonuçlar istatistik olarak anlamlı da değil. Ama yine de insanların aslında yardım etmek için içlerinde bir dürtü olduğunu ve bunu gerçekleştirmek için bedel ödemeye (örneğin para) bile razı oldukları sonucunu çıkartabilirim. Veya gelen cevaplara bakıp, bir teşekkürün karşıdaki insanı ne kadar motive ettiğini ve ne kadar değerli işler çıkarttırdığını söyleyebilirim.

Aslında söylenecek çok şey var bu kısa anket üzerine. Sizlerin de yorumlarını dinleyip üzerinde konuşmaya can atıyorum.

Anketin orjinali ve söylenenlerin tamamı için burayı tıklamanız yeterli.

Başarının Üç Dakikalık Sunumu

8 Başarı Yolu (videodan alıntı)            Dünyanın en iyi sunuşlarını ve en başarılı konuşmacılarını dinlemek için iki alternatifimiz var. Ya yıllık olarak düzenlenen TED (Teknoloji Eğitim, Dizayn) seminerine katılmak için 6000$ verip ABD’ye uçarız yada bunların kayıtlarını yeni açılan www.TED.com web sitesinden seyrederiz ;)

(Bu resim bu sayfadaki videodan alıntı) 

 Açıkçası sıkıcı sunumlar ve bayıltan konuşmaları dinleye dinleye hem gözüm hem kulağım paslanmış. Bu siteyi keşfettiğimden beri her gün 1 saat kadar vakit geçirmeye başladım. Bu kayıtlar şimdiye kadar internette bedava verilmiş olan en değerli şeylerden biri bence.  

Tabi ufak bir pürüz var, site ingilizce ve altyazısı yok. O yüzden gerçekten iyi bir ingilizce olmadan bu sunuşlardan faydalanmak çok zor. Bunu düşünerek, ilgilenenlere ufak da olsa bir faydam olsun dedim ve hem etkili bir sunum nasıl olmalıdır, hem iyi bir konuşma nasıl yapılır hem de başarılı insanlar başarıya nasıl ulaşmışlar konusuna sahip bir videoya altyazı hazırladım.

Nasıl İzleyeceksin

http://www.ted.com/talks/view/id/70 sayfasını açıp, videonun hemen altındaki Download this talk başlığı altından Video to desktop (Zipped MP4) linkine tıklayarak videoyu bilgisayarına indirebilirsin. Daha sonra bu altyazı dosyasını da bilgisayarına kaydedip media player classic gibi altyazı gösterebilen bir programı kullanarak videoyu altyazılı olarak seyredebilirsin.

Eğer hayatında hiç altyazılı video seyretmediysen ve nasıl yapılacağını bilmiyorsan, konuşmanın metni aşağıda. Bir yandan bunu okuyup diğer yandan videoyu seyretmeyi deneyebilirsin. Hiç yoktan iyidir. Fakat bu arada bir an önce bu altyazı işini öğrensen çok iyi olur. Google’da kısa bir araştırmayla bu konuda bilgi veren bir çok site bulabilirsin.

Tam Metin 

Bu aslında lise öğrencilerine verdiğim 2 saatlik bir sunumun özetlenmiş 3 dakikalık hali.
Herşey 7 yıl önce uçakta bir çocukla karşılaşmamla başladı.
Fakir bir aileden geldiği belli olan liseli çocuk yanımdaki koltukta oturuyordu.
Hayatta bir şeyler başarmak istiyordu ve bana şu basit soruyu sordu “Başarıya nasıl ulaşılır ”
İyi bir cevabım olmadığı için kendimi kötü hissetmiştim.
Sonra uçaktan inip TED’e geldim ve şöyle dedim:
Hey, başarılı insanlarla dolu bir odadayım, neden onlara nasıl başarılı olduklarını sorup bunu çocuklara anlatmıyorum
Ve karşınızda, 7 yıl, 500 röportaj sonra, size neyin gerçekten başarıya ulaştıracağını söyleceğim.
İlk şey duygu.
Freeman Thomas, tutkumun esiriyim dedi.
Para için değil sevdiğiniz için yapın.
Carol Coletta, yaptığımı yapması için birilerine para verebilirdim.
İlginç olan şey ise, eğer sevdiğiniz için yaparsanız para bir şekilde gelecektir.
Çalışmak! Rupert Murdoch, olayın sıkı çalışmak olduğunu söylüyor.
Hiç bir şey kolay elde edilmez. Fakat bu hoşuma gidiyor.
Rupert Eğlence Evet!

İyi.
Alex Garden, başarılı olmak için bir şeye gömülün ve o konuda çok iyi hale gelin diyor.
Büyü falan değil, pratik, pratik, pratik.
Ve odaklanmak.
Norman Jewisson, başarının tek bir şeye odaklanmakla alakalı olduğunu söylüyor.
Ve zorlamak.
Kendinizi zorlayın.
Fiziksel, zihinsel, zorla zorla zorla.
Çekimserlik ve öz şüpheleriniz karşısında zorlayın.
Goldie Hawn hep kendinden şüphe etmiş.
Yeterince iyi değilim, yeterince akıllı değilim.
Yapabileceğimi sanmıyorum.
Kendinizi zorlamak her zaman kolay değildir.
Anneler bu yüzden var :)
Frank Gerry, beni annem zorladı dedi.
Hizmet edin.
Sherwin Nuland, ‘doktor olarak hizmet etmek bir ayrıcalıktır’ dedi.
Çocuklar bana zengin olmak istediklerini söyleyince..
Başkalarına DEĞERi olan bir şeyler vermelisiniz,
çünkü insalar gerçekte böyle zengin oluyor.
Fikirler!
Bill Gates, bir fikrim var ilk mikro-bilgisayar yazılım firmasını kurmak dedi.
Bence gayet iyi bir fikir.
Yaratıcı fikirler üretmek çok da zor değil.
Aslında bir kaç şey yapmak yeterli:
(Dinle, gözle, Meraklı ol, Soru Sor, Sorun Çöz, Bağlantı Kur)
Israrcılık!
Joe Kraus, ısararcılık Başarının bir numaralı sebebidir dedi.
Başarısızlık karşısında ısrarcılık, saçmalık karşısında ısrarcılık.
(Eleştiri, Rededilmek, Pislikler, Baskı)
Yani bu sorunun cevabı çok kolay.
4000$ verip TED’e gel.
Eğer bunu yapamazsanız, bu sekiz şeyi yaparak başarıya ulaşabilirsiniz.
Dinlediğiniz için çok teşekkürler TEDciler.

… ve okuduğunuz için çok teşekkürler Beyaz Tavşanı izleyenler.

Yakınmadan Yaşamaya Başlamak

Bir önceki yazımda yakınmanın temellerine inip asıl sebebi üzerine konuşmuştuk. Bundaki asıl amacım ise genel kültürünü arttırmak değil, bu konudaki farkındalığını arttırmaktı. Çünkü bir şeyi değiştirmek istiyorsan, önce farkına varmalısın.

Özet olarak, yakınmanın altında insanların doğal yardım güdüsünü sömürme isteği yatar. Bunu bilinçli veya bilinçsiz bir şekilde yapıyor olabiliriz ama bu, bu gerçeği değiştirmez. Yakınan kişi hayat karşısında çaresiz olduğunu söyler ve bu yüzden sürekli başkalarının merhametini talep eder.

Az önce okuduklarına tam olarak inanmadıysan veya kafanda soru işareti kaldıysa, lütfen önceki yazıyı da oku ve hala kafana yatmayan bir şeyler olursa yazılara yorum bırak ve tartışalım. Eğer kafanda çelişki kalırsa yazının kalanından pek fayda sağlayamazsın.

Şimdi işimize bakalım…

Yakınma Döngüsünü Tanıyalım

Çağımızda insanlara en az öğütlenen şeylerden birisi de cesur olmaları.  Aman dikkat et, sivrilme, ne önde ol ne sonda, devir kötü kolla..kendini, bunlar her gün duyduğumuz, annelerin çocuklarına, öğretmenlerin öğrencilerine, arkadaşların birbirlerine tavsiyeleri. Korkunun pompalanıp vasatlığın ve “tedbirli” olmanın yüceltildiği bu ortamda cesaretini koruyup arttırmak gerçekten zor. Sonuçta dünya değişti, cesaret, yüreklilik, korkusuzluk, bunlar orta çağda kaldı. Devir iyi geçinme, göze batmama, politik olma, nabza göre şerbet devri. Böyle düşünen insanların cesareti de kullanmaya kullanmaya tıpkı kaslarımız gibi zayıflar ve işe yaramaz hale gelir.

Hayatta cesaretini kaybetmiş, kendi yolunu çizemeyen, bir türlü harekete geçemeyen insana en alçak tepeler bile dağlar kadar aşılmaz gelir, gözünde büyür. Karşılaştığı sorunları çözmenin yolunu bilse bile harekete geçecek cesareti yoktur. Peki ne ister böyle bir insan Tabi ki herkesin istediğini :  sorunlarının çözülmesini. Kendisi çözemediğine göre, başka birisinin bunu yapması gerekir. Bu yüzdendir ki yakınan insana yardım teklif etseniz de olumlu karşılamaz. Onun istediği yardım değil çözümdür. Birisi çözsün, yapsın , etsin. O sadece kader kurbanıdır.

Bu döngü daha çok içeri doğru daralan bir sarmalı andırır. Yakındıkça kendi sorumluluğunu daha az üstlenir insan ve cesareti daha çok körelir, cesareti köreldikçe herşey gözünde daha da büyür ve iyice çözümsüzlüğe düşer. Her seferinde biraz daha çok şeyden biraz daha fazla yakınır ve yıllar geçtikçe hayatın kendisinden yakınmaya başlar böyle insanlar.

Yakınmanın en kötü özelliklerinden birisi de bulaşıcı olmasıdır. Bir yerde birileri yakınmaya başlarsa, kısa süre sonra herkes bir şekilde herşeyden yakınmaya başlar.

- Yağmurda sırılsıklam oldum, durmak bilmedi

- Hiç sorma, ben de trafikte takıldım kimsenin kurallara uyduğu yok ki

- Ya dün yine kutulu yarışma programına gözüm takıldı, ne kadar aptal bişi, aslında yasaklasınlar böyle programları

- Neyse abi ben işe geç kalmayayım, zaten başımıza gerzek birini getirdiler adamım gözü hep üstümüzde.

- En azından işler iyi, bizim satışlar düşmüş iyice, işten çıkarma olur diyolar. Ne yaparız bilmem.

 Yakınma yarışı gibi, benim durumum daha kötü acı bana, yok hayır benimki daha kötü sen bana acı.

Döngüyü Kırmak

Döngüyü kırmanın ilk yolu, önce onu fark etmektir. Tamam burada okudun ve kafana yattı, fakat önce başkalarında ve sonra kendinde bunu fark etmeden hiçbir şey yapamazsın. Gün içinde insanların ve kendinin konuşmalarını bu gözle incelersen, aslında ne kadar çok şeyden yakındığımızı daha iyi fark edersin. Evde, işte, okulda, sokakta, alış-veriş yaparken, yürürken, sesli veya içinden bir çok şeyden yakınabilir insan. İlk aşamada dikkatini kendine yoğunlaştır ve farkına var. Yakınmak, daha önce dediğim gibi altta yatan döngünün bir parçasıdır sadece.

Yakınmayı adet haline getirmiş bir insan, artık sadece kendi sorunlarından değil, sorun olarak gördüğü her şeyden yakınıp şikayet etmeye başlar. “Apartmanın önü çok pis, herkes çöpünü rastgele atıyor”la başlar “Çevre her gün kirleniyor, kimsenin umrunda değil” le devam eder. Çok sinsidir yakınmak. Söylenenler kulağa doğru gelir ve hemen herkes onaylar, belki de bu yüzden çok bulaşıcıdır zaten – kulağa doğru geldiği için.

Farkında olduktan sonra, sıra azaltmaya gelir. Bunun sandığında çoooook zor olduğunu farkedip şaşıracaksın (bende öyle olmuştu en azından). Yani sabah kafaya koyup ” Bugün hiç bir şeyden yakınmayacağım, gerekirse hiç konuşmam ama yakınıp şikayet etmeyeceğim” diye başlıyordum güne. Sonra bir ara bir farkediyorum ki başlamışım milletle beraber şuh içerisinde yakınmaya. Artık konu her neyse, siyaset, trafik, iş, ev, yeni zamlar, eski günler… Yani sen de göreceksin, diyete başlamak gibi bir şey, dilinin ucuna geliyor cümleler ama son anda yutuyorsun. Fakat her gün bir sefer daha az yakınsan bile kar kardır. Zamanla kendini çok daha iyi kontrol eder hale geleceksin.

Peki bunun ne faydası olacak Öncelikle kendi kendine verdiğin mesaj değişecek, bilinçaltını her gün yakınarak zehirlemeyeceksin, bir sonraki adımda sana gerekecek enerjiyi toplamanı sağlayacak. İkinci olarak, bir süre sonra insanların seni algılaması değişecek. Sen ne kadar az yakınırsan, yakınmayı seven insanlar da o kadar az gelecekler yanına. Son olarak da bu hastalığı başkalarına bulaştırmayı da bırakmış olacaksın.

Yakınmayı azalttıktan sonra harekete geçmeye başlayabilirsin. Önce yavaş ve dikkatli, tıpkı spor yapmaya yeni başlar gibi. Devam ettikçe bünyen de alışacak ve yeni durum hoşuna gitmeye başlayacak.

Son aşama olarak sorumluluk al ve harekete geç. Kimsenin yapmak istemediklerini sen yap, görmek istemediklerini sen gör. Birileri şu işi düzeltsin diyene kadar bir ucundan da sen tut, sen yap. Yap, yap ki kendine güvenin gelsin, cesaretin artsın. Başardıkça, kendine güvenin ve cesaretin çoğaldıkça daha da iyisini başaracaksın.

Başkasından medet ummayan insan yakınmaz da. Yaşamının tam sorumluluğunu üstlenip engelleri kendin aşmaya başlayınca arkası kendiliğinden gelecek. Hayat da senin seçim de, ister ev sahibi gibi yaşarsın, ister ev faresi gibi.

Can Sıkıntısını Yenmek

Viktor Vasnetsov'dan Bazı önemli konular nasıl olmuş da bu kadar göz ardı edilmiş aklım almıyor. Can sıkıntısı bildim bileli bir çok insanın (ben de dahil olmak üzere) baş belası olmuştur. Hiçbir şeyden zevk alamamak, sıkılmak, monotonluk, boğucu düşünceler. İnsan hem zamanını heba eder, hem de mutsuz olur. Peki buna sunulan çözümler ne İlk aşamada önüne televizyon sunulur, artık yarışma mı olur, belgesel mi olur, çizgi film mi olur o sana kalmış. Eğer internetle aran iyiyse başlarsın o forum senin bu blog benim dolaşmaya (tanıdık gelmiş olabilir mi…), yazmak bile zor gelir, amaçsızca ilginç bir şeyler ararsın. Sonuçta ya sıyrılırsın o ruh halinden ya da yatıp uyursun.

Bu makaleyi yazmaya 15-20 dakika önce aniden karar verdim. Biraz komik gelebilir ama olay şöyle gelişti: İçi dopdolu ilişkiler serisi için 3. bölümü yazmayı düşünürken eski yazılara göz attım. Orada can sıkıntısı ile ilgili yazıp da daha sonra tekrar dönerim dediğim yeri okudum ve farkettim ki uzunca bir süredir canım hiç sıkılmıyor. Oldukça ilginç geldi ve üzerine düşününce aslında olayın çok da garip olmadığını gördüm.

Şimdi can sıkıntısını yenmek için beraberce adım adım ilerleyeceğiz.

Can Sıkıntısı Nedir 

Öncelikle kavram karmaşası yaratmamak için, bahsettiğim can sıkıntısı (boredom:İng.) isteksizlik, bir şey yapmayı istememek, zevk almamak hali. Yoksa kötü bir olaya veya birisine canım sıkıldı şeklindeki kızgınlığa benzer duygu değil.

Can sıkıntısı öncelikle bir histir. Can sıkıntısını görmeyiz, işitmeyiz, sayamayız, çizemeyiz, sadece hissederiz ve anlatabiliriz. Aynı acıkma, susama, korku ve mutluluk gibi. İnsan acıktığında, bilinçdışı (veya tercihine göre altı/üstü) sistemimiz bilincimize sinyal gönderir “Enerji depoları boşalıyor, yiyecek bir şeyler bulup depoyu doldur”, veya susayınca ” Fazla su kaybettin, bünyeye zarar vermemek için takviye lazım”.

Eğer kendini bir araba olarak düşünürsen, arabayı süren şöför bilinç, geri kalan her şey de bilinçdışı olur. Bilinç ve bilinçdışı ise basit birkaç gösterge ile haberleşir. Benzin göstergesinin kırmızı yanmasını kötü bir olay olarak algılayabilirsin ama işin aslı, gerçek kötü olay ortaya çıkmadan (yolda kalmak) seni uyaran bir ışık olduğudur. Uyarı ışığının yanmasının sebebi, o zamana kadar depoyu doldurmamış olman ve kısa süre içinde doldurmazsan yolda kalacak olman gerçeğidir.

Uzun lafın kısası, can sıkıntısı kötü bir şey değildir. Bizi asıl kötü olaya karşı uyaran bir sistemdir sadece.

Neden Canımız Sıkılıyor

“Can sıkıntısı : Arzulamayı arzulamak.” Tolstoy – Anna Karenina

Nasıl ki benzin göstergesi kırmızı yanarken gidip lastikleri şişirirsem işe yaramaz, can sıkıntısını yenmenin başı da bu hissin bizi neye karşı uyardığını tam olarak anlamaktan geçer. Neden canım sıkılıyor, veya bu konu neden sıkıcı sorusuna mantıklı cevap veren kimseyi görmedim. Fakat kendi kendime neden canım sıkılmıyor diye sorduğumda dişe dokunur bir kaç cevap buldum. Canım sıkılmıyor çünkü:

  • Her akşam uğraşmak için yanıp tutuştuğum bir iş var (şu anda okumakta olduğun şey :) )
  • Bu uğraşımdan fayda sağlıyorum (bir çok şey öğrendim, ufkum genişledi, ücretsiz kitap okuma şansım doğdu,…)
  • Bu uğraşımdan başkaları da fayda sağlıyor (kaliteli ve süzülmüş içerik,insanlarla paylaşım, daha verimli uyumak,…)
  • Yetilerimi kullanabiliyorum (programcılık, meraklılık, yazma, tasarım-ki bundan tam emin değilim ;) )
  • Çalıştıkça etkisi de artıyor ve ileriye doğru devam ediyor, şimdiden belli olan bir sonu yok (site istatistiklerinde ziyaret sayısı her hafta bir önceki haftadan daha fazla oluyor)
  • Ulaşmak istediğim ve ölçtüğüm açık hedefler var. (belirli bir ziyaretçi oranı, haftalık yazı adedi, yorum miktarı)

Şimdi ise ilk soruyu daha kolay cevaplayabilirim, yani canım neden sıkılır

  • Uğraşmak için yanıp tutuştuğum bir iş yoksa,
  • Uğraşılarımdan ben ve başkaları fayda görmüyorsa,
  • Yeteneklerimi kullanamıyorsam,
  • Ne kadar uğraşsam da gelişme olmuyor veya gidebileceği yer şimdiden belli veya kısıtlıysa,
  • Ulaşacağım bir hedef yok veya muallaksa,

O zaman canım sıkılır.

Bu liste uzatılabilir, eklemeler yapılabilir, fakat en önemli noktalar değişmeyecektir. Can sıkıntısı nedir sorusuna verebileceğim en özet cevap : “Yeteneklerini kullanarak fayda sağlayan bir amaca yönelik çalışmıyorsam, bunu fark etmemi sağlayacak şey can sıkıntısıdır.” Sen de benzer kendi cevabını bulabilirsin.

Elveda Can Sıkıntısı

Araba örneğinden devam edersek, uyarı lambası yandığında bir kaç şey olabilir:

1) Eğer lambanın neyi ifade ettiğini bilmiyorsan, depo boşalana kadar gider, sonra araba durunca da her yerini kontrol edip şansın varsa benzinin bittiğini anlarsın veya geçenlerden yardım istersin. Bir şekilde yola tekrar koyulunca yine kısır döngüyü yaşarsın.

2) Lambanın ne işe yaradığını bilip de görmezden gelirsen, depo boşalınca elde bidon benzinliğe gider, depoyu biraz doldurur sonra tekrar yolda kalır ve kısır döngüden yine çıkamazsın.

3) Lambanın ne işe yaradığını biliyorsan, ilk benzinciye girer, paran yettiğince benzin alıp yola devam edersin.

Seçenekler bunlar, fakat aslında bir gizli seçenek daha var.

4) Eğer lambanın ne işe yaradığını biliyorsan, onun hemen yanındaki ibrenin de ne işe yaradığını öğrenebilirsin. Evet, benzin seviyesini gösteren ibre. Uyarı lambasını hiç görmeden kendini ayarlayıp, benzin azaldıkça uygun yerlerde (önüne ilk çıkanda değil) durup deponu doldurursun.

1) “Off ya niye canım sıkılıyor benim böyle !”  seviyesini bu yazıyı okuyarak geçmiş bulunuyorsun.

2) “Canım sıkılıyor, bakalım ne var TV’de” seviyesi ise görmezden gelmektir. Eninde sonunda araba duracak.

3) Ne yapman gerektiğini biliyorsun, veya zaten yapıyorsun ama bir süre uzak kaldın. Olsun, fark ettin, şimdi üzerine git.

4) Buradaysan bu yazıyı biraz tebessümle okuduğunu tahmin ediyorum.

5) …

Kendimi değerlendirirsem, 3 ve 4 arasında gidip geliyorum. Şimdi geçmişe baktığımda keşke bu anlayışa o zaman sahip olsaymışım diyorum. Özellikle üniversitede ayları, haftaları, hatta yılları can sıkıntısıyla geçirdim. Canım sıkılıyordu, fakat o zaman etrafımdaki herkesin bir şekilde canı sıkılıyordu. Canım sıkılıyor dediğimde, “boşver geçer”den başka laf duymayınca insan olayı kanıksıyor. Yani bunu gayet normal, yaşamın bir parçası olarak algılıyordum. İnsanlar doğar, büyür, uyur, koşar, coşar, canları sıkılır, sever,üzülür… bunlar normal ve kaçınılmaz şeylerdir gibi geliyordu.

Ama değil.

Can sıkıntısı insan yaşamının bir parçası olması gereken normal bir his değil !

Parmaklarını şıklatarak yaşamını değiştiremezsin. Fakat her şey önce farkındalıkla başlar. Şimdi bu konuyu artık fark ettiğine göre harekete de geçebilirsin.

“Yeteneklerini kullanarak fayda sağlayan bir amaca yönelik çalışmak” süslü ve kışkırtıcı bir cümle, ama gerçekten yapman gereken bu. Yeteneklerini keşfetmek, senin için faydayı tanımlamak, amacını bulmak  ve çalışmak hep senin yapacağın şeyler. Matrix filminde Morpheus’un dediği gibi:

Ben aklını serbest bırakmaya çalışıyorum ama sana sadece kapıyı gösterebilirim. Kapıdan kendin geçmek zorundasın.

İşini İyi Yap

…veya hiç yapma daha iyi.

     Severek yediğim “pis” yiyeceklerin başında kokoreç gelir. Geçen hafta bir gece tatlı almak için evden çıktım (eşimin profiterol krizi tuttu :) ), nerede var diye arayıp gezerken burnuma enfes bir kokoreç kokusu geldi. Normalde gittiğimiz nispeten büyük ve bizim oralarda tanınmış bir kokoreç-köfte salonumuz var aslında, ama burası oldukça küçük bir dükkan, içeride iki masa tıklım tıklım dolu. Çok aç olmadığım halde koku o kadar cezbediciydi ki ister istemez sıraya girdim ben de.

Beklerken yapacak daha iyi bir şeyim yoksa çevremi gözlemlerim, ve öyle yapmaya başladım. Kötü ve gösterişsiz bir vitrin, eski masalar, içerisi duman kokusu dolmuş, küçücük bir kapısı var, iki kişi aynı anda geçemiyor. Daha sonra müşterilere bir göz attım, bir masada üç delikanlı var, diğerinde emekli memura benzeyen iki yaşlıca adam, ayakta bekleyen takım elbiseli gözlüklü orta yaşlı birisi, bir kaç ufak çocuk. Hepsinin tek ortak özelliği var : Ellerindeki kağıtlara sarılmış yarım/çeyrek kokoreçleri bayıla bayıla yiyorlar. En son kokoreççinin kendisine baktım. Surat çok sakin görünüyor, insanlarla konuşurken ara ara gülümsüyor. Elleri inanılmaz hızlı, bir eliyle bir tutam baharat alıp diğeriyle ekmeği kesiyor, domatesi doğruyor, ızgarayı kontrol ediyor. O küçücük alanda işini hızlandıracak zekice sistemler bile yapmış, hani Mc-Donalds’da özel şekilli patates kepçeleri vardır, hızlı koyabilmek için. Onun gibi küçük detaylar işte.

Sonunda benim sıram geldi ve kokoreçi alıp parayı ödedim. Gerçekten güzel bir şey yiyeyeğim belliydi, ama ilk ısırığı aldığımda, şimdiye kadar yediklerimin en iyisi olduğuna karar verdim. O kadar lezzetliydi ki istemsiz olarak sırıtmaya başladım. Pastaneye giderken yolda hemen bitirdim, ve hatta bir tane de eşime almak için geri döndüm. İkinciyi istediğimde adam bir an baktı, beni hatırlamıştı ama hiç “Abi nasıl beğendin mi” gibi laflar etmedi. Öyle bir konuşma geçmedi ama, adam yaptığı şeyin çok iyi olduğunu biliyordu zaten, sormasına gerek yoktu. Eşime almamın bir sebebi de , acaba ben mi yanılıyorum, o kadar güzel değildir belki diye düşünmemdi. Ama eve gelip de o da tattığında beni onayladı.

Yemek faslı bittiğinde, yemeğin lezzetini, bundan sonra hep oradan alacağımı, işini iyi yapan birisini görmenin ne güzel olduğu gibi mutluluk verici düşünceler geçiyordu kafamdan ki bir anda aklıma başka bir şey geldi. Senelerdir diğer büfeden yedim. Verdiğim para bir kenara, oradan yediğim her yemek, burada yiyemediğim bir yemek anlamına gelmişti. Bana sunulan her bayat ekmek, her soğuk domates, her ölçüsü kaçmış baharat kaybettiğim bir lezzetti. Kızgınlık hissediyordum, bu düşünce ”kazıklanma”dan da daha kötü hissetirmişti. Kazıklanınca en azından aynı şeyi daha ucuza bulmuş olursunuz. Bu hem pahalı hem de kötü.

İşte kokoreç gibi ufacık bir konu da bile iyi yapılan ve kötü yapılan iki iş bu kadar çok farka yol açıyor. İyi yapılıp bitirilen iş hem kişinin kendisine faydalı (bizim örnekte müşterinin artması) hem de karşıdakine faydalı(mutluluk ve doygunluk). Kötü yapılan iş hem kendisine zararlı hem de karşıdakini daha iyisinden mahrum ettiği için zararlı. İyi yapılan işler topluma daha önce orada olmayan bir değer katıyor, artı değer yaratıyor. Kötü yapılan iş ise aksine zarar veriyor, mevcut değerleri aşındırıp yenilerinin yaratılmasını da engelliyor.

Eğer benim eski kokoreççi hiç kokoreç yapmasaydı, en azından iki taraf da zarar görmeyecekti.

Bu konuyu biraz daha düşününce, aslında daha da ilgiçleşiyor.

  • Bu iki kokoreç de hemen hemen aynı sürede hazırlanıyor.
  • İki eleman da aynı sürelerde çalışıyor. İkisi de aynı yoruluyor.
  • Maliyetler ve ana malzemeler de aynı.

Peki neden lezzetleri arasında hiç bir alaka yok Her iki adamı da tanımam, haklarında ne desem yanlış olur. O yüzden kendimden bir örnek vermek istiyorum:

Sahne A) Ortaokulda ailem beni gitar kursuna göndermeye başladı. Daha sonraki yıllarda, biraz özendiğimden, biraz havasından dolayı hep gitar çalmayı öğrenmeye çalıştım. Son geldiğim aşama, kırık dökük 1-2 pop şarkısı. Gitar çalarken amacım hiç bir zaman gitar çalmak olmamıştı. Hep aklımda gitar çalarak kazanacağım şeyler vardı (popülerlik, kızların ilgisi ;) ) sonuçta bir sürü vakit harcayıp doğru dürüst bir şey beceremedim. Arada zorla çalıp dinlettiğim insanlar da cabası.

Sahne B) Üniversitede 3 boyutlu çizim ve animasyona merak saldım. Kendi kendime bir programı öğrenmeye başladım ve sadece yapmış olmanın verdiği zevk için animasyonlar, efektler yapmaya başladım. Dönem sonunda o kadar iyi öğrendim ki son sınıf öğrencilerinden bitirme projelerinde istenen animasyonları yapmaya başladım-hem de parayla. Hem ben istediğim şeyi yapıyordum, hem de onlar güzel animasyonları bir kaç günde ve çok ucuza alabiliyorlardı. Bugün bir tanesi hariç hepsini kaybettim, arada izleyince hala hoşuma gidiyor, güzel olmuş diyorum.

Yaptığım tüm işleri yaptım çünkü benim için oyundu. Eğer iş olsalardı yapmamam gerekirdi. -Mark Twain

Acaba Einstein teorilerini üretirken aklında şan-şöhret mi vardı yoksa başka bir şey mi Veya Atatürk Çanakkale’de çarpışırken madalya peşinde miydi Peki  Orhan Pamuk, nobel almak veya para için mi yazdı kitaplarını

Dikkat ettiysen yazının başından bir tanesi hariç konuyla ilgili her terimi kullandım. Evet, işini sevmekten bahsediyorum. Yazının başından beri bu konuya girip girmemek konusunda kararsız kaldım. Çünkü her daim popüler bir konudur bu işini sevmek ve tam olarak ne anlama geldiği de meçhuldür. İyisi mi ben bu konuyu bir sonraki yazıma bırakıp seni de Can Dündar’ın kolay okumalık bir makalesiyle baş başa bırakayım.