Çekinme, Geliş !

Uzaydan çekilmiş bir 'gündoğumu' fotoğrafı.

Geçtiğimiz cumartesi günü iki haftalık hızlandırılmış bir dil programına katılmak için Münih’e geldim. Kurstan artan zamanımı daha çok gezmeye ayırıyorum ama yine de BeyazTavsan için de mutlaka vakit var. Dün akşam kaldığım otelde Guy Kawasaki‘nin Art of the Start kitabını okurken, 6. sayfadaki boşluk doldurma sorusu üzerine bu yazıyı yazmaya koyuldum.

Sorunun bana uyarlanmış şekli şöyle:

Eğer BeyazTavsan.com var olmasaydı, dünya daha kötü bir yer olurdu çünkü _______.

Herhangi bir kitapçıya git, en az dört raf kişisel gelişim edebiyatıyla dolu. Kuantum saçmalıklarından NLP’nin bulanık sularına… Çekim Yasasından Evrensel Kudrete… Mümin Sekman’dan Doğan Cüceloğlu’na…5 Dakikada İkna Yönteminden Dost Kazanma Sanatına kadar her türlü şey yan yana bu kişisel gelişim mezarlığında duruyor. Bu aralar yanlarına bir de Nasıl Girişimci Olunur ve 32 tekmili birden kitapları da eklenmeye başladı. Kapitalist ekonominin, iyi satan bir şeyi kopyalayıp çoğaltma hızına hep hayran kalmışımdır. (Özgelişim terimini kullanmamın diğer bir amacı da bu bataklığa hiç saplanmamaktı.)

Bundan daha öncesinde ilgi alanımın büyük bölümünü (bilgisayardan sonra) psikoloji oluşturuyordu. İnsan aklına büyük merakım vardı ve öğrenmek istiyordum. Sonuçta ise neredeyse bunalıma girmek üzereyken bu sevdadan vazgeçtim. Nevrozları, psikozları, şizofreniyi, türlü türlü ruh hastalıklarını, davranış bozukluklarını okuyunca insan da bir süre sonra hafiften kafayı yemeye başlıyor. Evet biliyorum, psikoloji sadece hastalıklarla ilgili değil. Ama nedense her yazar, kitabın bir yerinde bu konuya dalıyor ve uzun uzun anlatmaya başlıyor. Neredeyse hastalıkları anlatmak zevk veriyor diyeceğim.

Arkadaşımın birisine ‘ben psikoloji kitapları okumayı seviyorum’ derken çekinmiyordum. Bu konuya ilgi duyan birkaç arkadaşım bile vardı. Hatta eminim şimdi herkesin evinde, kitaplığında, birkaç tane psikoloji kitabı vardır. Psikolojiyle ilgilenmek garipsenecek, ayıplanacak veya yadırganacak bir durum değil; hatta oldukça entelektüel bir uğraş bile sayılır.

Fakat özgelişim öyle değil. Çünkü psikoloji/psikiyatri kitaplarının yazarları konuyla ilgili en az bir 4 yıl eğitim almış oluyor. Bu sayede okur da en azından bilimsel ve saygın bir şey okuyorum diyebiliyor. Sadece öğrendikleri şeyleri evirip çevirip yazsalar bile yine de okunacak mantıklı şeyler çıkıyor. “Kişisel Gelişimci” veya “Yaşam Koçu”, “NLP Uzmanı”, “Meditasyon Ustası”, “Kuantum Teknisyeni” (bunu ben attım, ama bahse varım çok yakında çıkar) olmak için ise hiçbir şart aranmıyor. Tek gereken reklam. Pop starlık gibi. İyi reklam = iyi uzman. Televizyon kanallarına sesleniyorum, kişisel gelişim star yarışması açın. Türkiye’nin ve dünyanın her yanından gelen on kişi bir ay boyunca birisini geliştirsin, biz de SMS atıp oy verelim.

İşte tam bu yüzden aklı başında insanlar bu konulara pek girmek istemiyor. Şarlatanların ve hokkabazların cirit attığı bir yerde bulunmak ve onlarla bir anılmak, akıllı birisinin isteyeceği bir şey değil. Bu yüzden ben de uzun süre kişisel gelişim etiketli kitapları gizli gizli okudum. Sanki her an birisi arkamdan gelip ne okuduğumu görecek ve ‘abi neler okuyorsun saçma sapan öyle’ diyecek gibi geliyordu.

Açıkçası ilk okumaya başladığımda ben de öyle düşünüyordum. Kim olduğu meçhul adamın biri yazmış, hadi bakalım hayırlısı diye. Fakat içlerinde gerçekten iyiler de çıktı. Bazı kitaplardaki sadece tek bir cümle bile bazen yeni bir düşünce oluşturmama yetti. İşin en ilginç kısmı ise, insanların hayat ve varoluş üzerine türettikleri o türlü teorileri okumak oldu. Sonuç ise benim üzerimde gerçekten etkili oldu, en azından kendimi harekete geçirebildim. Fakat etrafıma baktığımda, aklı başında ve bilinçli insanların hala özgelişime kuşkuyla baktıklarını görüyordum. Bir iki eğitime katılmak, şöyle ucundan meditasyon yapmak, popüler kitapları alıp okumak konularında pek sıkıntı yok, ama ciddi olarak kendini geliştirmekle, hayatı ve kendini sorgulamakla uğraşan pek tanıdığım yok.

Fakat bu gerçek. Her insanın olağanüstü bir potansiyeli var fakat günümüzün sistemi bunun ortaya çıkmasını çeşitli şekillerde engelliyor. Üstüne üstlük, bu potansiyeli ortaya çıkartmaya çalışmayı bile gülünç ve utanılası bir hale getiriyor.

Bu sitenin özü de bunu kırmak.

Önce etrafıma baktım ve rüyalarımdaki otomobili bulamayınca kendim yapmaya karar verdim. – Ferdinand Porsche

En baştaki soruda, boşluğun dolmuş hali şöyle:

Eğer BeyazTavsan.com var olmasaydı, dünya daha kötü bir yer olurdu çünkü akıllı insanlar özgelişime inanmazdı.

Çok iddialı olduğunu biliyorum. Ama bunun daha azına razı olmaya niyetim yok.

Bir üstteki cümlenin de çok iddialı olduğun fakındayım ama… neyse ;)

BeyazTavsan.com İçin Ne Dediler

BeyazTavsan.com hakkında yeni medyada (yani diğer blog ve sitelerde) çıkan yorumlardan haberim olanları kısa kısa buraya eklemeye başladım, BeyazTavşan’ın daha da yayılmasına katkı sağlayan herkese teşekkürler. Bu listeyi çok yakında üstteki menüye de koyacağım.

05.10.2008 – Kod ve Us Lessig sunumunu oldukça beğendi.

03.10.2008 – Hülya Konar hazırladığı çılgın kariyer paketine bir yazımı kattı.

21.09.2008 – Hasan Yılmaz yorumların kapatılmasına tepki gösterdi.

16.09.2008 – Kedilla’nın evi kendi akıl haritasını hazırladı ve bundan güç alıyor.

22.07.2008 – Osman S Börütecene okurlarına BeyazTavsan’ı takip etmelerini tavsiye etti.

19.07.2008 – Blogmania Editörü güzel bir tanıtım yaptı.

27.06.2008 – Hasan Yılmaz beğenerek bağlantılarına eklediğini söyledi.

25.06.2008 – Agacevdebirperi BeyazTavsan’dan ilham alarak bir yazı yazdı.

02.06.2008 – Pazarlama Blogu BeyazTavsan’ı okurlarına tavsiye etti.

30.05.2008 – Zehirli Örümcek‘in ilginç blog isimleri listesinde boy gösterdim.

30.04.2008 – Hülya Konar başka bir blogdan aldığım ilk yorumu yaptı.

18.04.2008 – Çelişki-analiz (Orpen) ‘e, bir bloga yazdığım ilk yorumu yazdım.

Sıralama kronolojiktir; en yeniler en üstte. Eğer buraya eklenmesi gerektiğini düşündüğün, benim unuttuğum ve haberim olmayan bir yazı/site varsa iletişim kısmından bildirebilirsin.

Bırakma Zamanı Geldiğinde

Yazı konuları değişik şekillerde aklıma geliyor. Bazen o gün yaşadığım bir olaydan çıkarttığım veya etrafımda gözlemlediğim olgulardan konu olabiliyor. Yine de üzerine yazmaktan en çok hoşlandığım konular sizlerden gelenler.

Şimdiye kadar en çok e-posta aldığım yazı seçimini yap ve arkana bakma oldu. Bana bütün yazanlara tek tek cevap verdim fakat son aldığım bir e-postaya cevap yazarken baktım ki cevap makale gibi oldu, ben de konuyu biraz daha genelleyip gerçekten bir makaleye dönüştürmeye karar verdim.

Bütün savaş taktikleri arasında en önemlisi, ne zaman geri çekileceğini bilmektir. -Çin Atasözü

Vazgeçmek bazen gerçekten iyidir.

Vazgeçmek, bırakmak, caymak, terk etmek, ayrılmak…nedense insanda hep olumsuz duygular çağrıştırır. Başladığın işi bitirmek en yüce erdemlerinden birisidir günümüzün. Sebat etmek, ısrarcı olmak güzel şeyler. Tuttuğunu koparmak çok önemli, ama galiba neyi tuttuğun o kadar da önemli değil.

İnsanın istekleri, hayalleri, sevdikleri peşinde koşmasından daha yüce bir şey olamaz. Bu koşuda da engellere takılanlar değil hepsinin üstesinden gelenler, düşse bile kalkıp devam edenler kazanır. Önemli olan konu ise, bu hayal ve isteklerin gerçekten sana ait olup olmadığının farkına varmandır.

Üniversitede okuduğun bölümü sen mi seçtin Gerçekten mi sen seçtin yoksa seçtiğin yanılsamasına mı kapıldın Peki ya işin Neden şu anda çalışmakta olduğun işte çalışıyorsun İşten ayrılırsam annem kızar, eşime laf anlatamam, insanlara ne derim demiyorsundur herhalde İyi, iyi…

Hayatını toplumun, ailenin veya kısaca kendin dışında herhangi başka birisinin yaptığı seçimlere göre yaşarsan, asla mutlu olamazsın. İçinde yaşadığın kültür, sosyal çevre, ve saire tabiî ki seçimlerini etkiler fakat sonuçta kararı alan sen olmalısın. Yoksa hep bir şeyler eksik kalır, içindeki o ses sürekli rahatsızlığını dile getirir, canını sıkar.

Seçim yapmak

Bir şeyi seçmek zor karardır. Aslında verilen her karar da bir şeyi tercih etmek ve dolayısıyla başka bir şeyden feragat etmek demektir. Bir de perdenin arkasında başka bir olgu var; bir karar vermemek de seçim yapmaktır, ama kolay yoldan.

Karar vererek seçim yapmak, yaptığın her neyse vazgeçip başka şeye başlamaktır. Bu zordur, çünkü insan mesuliyeti tamamen hisseder. Karar vermeden seçim yapmak ise, yaptığın her neyse ona devam edip başka bir şeye başlamaktan vazgeçmektir. Bu ise kolaydır, çünkü alışılmışlık insana güven verir, karar vermenin mesuliyetini almamış olursun. Bir insanın kendisine yapabileceği en kötü şey, hayatını karar vermeden yaptığı seçimlerle götürmektir.

Seçimini yap ve arkana bakma yazısı için gelen e-postalardan bir tanesi, doktora öğrenimine devam eden fakat benim de yaptığım gibi bırakmanın eşiğinde olan bir okurdan gelmişti. Eğer yaptığın işi, başladık bir kere bari bitireyim diye yapıyorsan, emin ol o işin sana bir getirisi olmaz. Daha doğrusu, onun yerine daha severek yapacağın her hangi bir şeyin çok daha faydası olur. Benim bırakırken düşüncem buydu ve sonrasında kesinlikle pişmanlık duymadım.

Birşeyleri bırakma zamanı geldiğini düşünüyorsan, bunun sebebinin karşılaştığın zorluklar olmadığından emin olman gerekir. Sana artık fayda sağlamayan bir şeyden vazgeçmen yararınadır. Fakat karşılaştığı zorluklar karşısında pes edip hayallerini gerçekleştiremeyen birisi asla olmamalısın. Pes etmek ve vazgeçmek aynı şey gibi görünse de ilki sana zarar ikincisi de doğru şekilde yaparsan fayda getirir.

Hayatta hiçbir şey mutlak doğru veya mutlak yanlış değildir ve bu bırakmak için de böyle. Bırakmak, vazgeçmek, her zaman kötü bir şey değildir. Her tuttuğunu kopartmak zorunda değilsin, her başladığını bitirmek zorunda da değilsin.

Bu arada, eğer kendinin biraz fazla iş değiştirdiğini, fazlaca sıkılgan olduğunu falan düşünüyorsan, bir de David Allen’ın özgeçmişine göz at derim ;)

Nasıl karar vermek lazım

Yaptığın şeyin senin tercihin olduğunu nasıl anlarsın Veya çoğumuzun içinde bulunduğu duruma göre şu soruyu sorayım; yaptığın şeyin senin tercihin olmadığını nasıl anlarsın Senin için 4 soruluk bir BeyazTavşan kariyer testi hazırladım, her A 1 puan, B’ler 10 ve C’ler 100 puan. Şimdi teste geçelim.

1)      Çalıştığın işte neden çalışıyorsun (veya neden dersini çalışıyorsun)

a.       Bilmem, öyle denk geldi.

b.      Parası için/daha iyi bir gelecek için.

c.       Bilinçli olarak seçtiğim ve çalışırken zevk aldığım için.

2)      Çok çalışmak ne demektir

a.       Mümkünse yapılmaması gereken, sağlıksız ve gereksiz bir şey.

b.      Başarmak ve yükselmek için gerekli olan şey.

c.       Ben tam zevkle çalışıyorken eşimin/annemin/arkadaşlarımın bana söylediği şey.

3)      Nasıl para kazanıyorsun

a.       Başkalarından alıyorum/kazanmıyorum (aile vb..)

b.      Bir işim var, çalışıyorum ve kazanıyorum.

c.       Sevdiğim bir şeyler yapıyorum, karşılığında para veriyorlar.

4)      Şu andaki gelirinin her ay sabit olarak hesabına yattığını düşün. Ne yaparsan yap bu gelir değişmeyecek. Ne yapardın

a.       Seyahata/tatile/vb.. çıkardım. Hayatın tadını çıkartırdım.

b.      Sevdiğim bir işle uğraşmaya başlardım, yapamadıklarıma zaman ayırırdım.

c.       Şu anda yaptığım işe devam ederdim.

Değerlendirme:

4 Puan: Eski mısırda bir köleye bu testi yapsaydım aynı puanı alırdı. Gerisini sen düşün.

5-130 Puan arası: Sana empoze edilenler bu, seyrettiğin her reklam, okuduğun her kitap, konuştuğun her insan sana tam da bu seçimleri yapmanı söylüyor. Sen bir karınca yada işçi arı değilsin. Ama ışık var, durum ümitsiz değil.

200-310 Puan arası: Doğru yoldasın.

400+ Puan: Eğer gerçekten 400 puan aldıysan, lütfen bana bir e-posta at ve kısa bir röportaj yapalım ;)

Burada aldığın puanı, hayattan alabileceğin zevk, mutluluk, doyum, vb.. olarak düşün. Gerçekten “sevdiğin” işle uğraşmak ve uğraşmamak arasında yüzlerce kat fark var. Yaşamda tek önemli şey işini sevmek değil, fakat en önemlilerinden birisi bu.

Herkese hayatta 400 puan ve üstü dileklerimle :)

Öfkeni Tanı ve Faydalan

Suya vuran öfkeli el

Olaylar karşısında göstereceğimiz tepkileri alacağımız karşıt tepkilere göre mantığımızla tartar ve ona göre ayarlarız. Bu karşıt tepkiler ise anında (bir kişiden veya toplumdan) veya sonradan (kanunlardan, kurallardan) gelir.

Bir kuyrukta bekliyorsun, hava sıcak ve önünde daha elli kişi olmasına karşın sıra ilerlemiyor. Sorun ise sıranın en önünde olan, veznedara sürekli bir şeyler soran adam. Kendi kendine söylenmekten başlayıp, adamı kenara çekip ‘Yetti be adam’ diye bir güzel sopalamaya kadar giden değişik tepkiler verebilirsin. Tabi ki vereceğin tepkinin dozuna göre alacağın tepkinin dozu da değişecektir. Hiçbir tepki almamaktan, sopa yemeye veya hapse atılmaya kadar giden bir dizi sonuçlar karşılaşabilirsin.

Öfke, sevgili dostum, seni karşıt tepkilerin olmadığı ülkeye götürür. Korkularını yok eder. Kendine zarar vereceksin diyen sesi susturur ve benliğinin geri kalanını tamamen serbest bırakır. Seni dünyanın en haklı insanı gibi hissettirir. Öfke, insanın mantığını kapatma gücüdür. Elli kişilik sıranın en arkasındaki adamın gözünü karartıp, sırayı tıkayan adama uçan kafayla girmesine olanak veren şey öfkedir.

Öfkeyle ilgili bir sürü deyim ve atasözü var: ‘Öfkeyle kalkan zararla oturur’, ‘Öfkeden gözü dönmek’, ‘Öfkesi başına vurmak’. Bütün bunları toplarsan, öfke 3 şeyle ilgilidir; mantıksız tepki, kendine zarar, başkasına zarar. Arının iğnesi gibidir. O zaman, gayet işe yaramaz görünen bu öfke neden var

Ne işe yarar bu öfke

Soğuk savaş yılları geride kalmış da olsa, hala dünyayı defalarca yok edecek kadar çok nükleer başlıklı silah var. Nükleer silahların günümüzde tek kullanım alanları caydırıcılıktır. Yani sen bana atma, ben de sana atmayayım şeklinde kullanılıyor. Atılmadığı sürece caydırıcı ve faydalı, fakat eğer günün birinde birisi kullanmaya kalkarsa o zaman her iki taraf, bütün dünyayla beraber, mantıksız bir şekilde zarar görecek.

Öfke de caydırıcıdır. Hiçbir zaman kullanılmaması gereken ama orada olduğunun bilinmesinin yeterli olduğu bir silahtır. Ne kadar çok kişi sende bu silahın olduğunu bilirse o kadar etkili olur. Ama her kullandığında mutlaka o veya bu şekilde zararlı çıkarsın.

Öfkeyle bağıran kız

Mahallede, okulda, iş yerinde ‘ters’ insanlar vardır. İnsanlar tarafından çabuk parlayan, asabi olarak bilinir ve kimse kolay kolay o insanlarla ters düşmez, suyuna gider. Çünkü herkes bilir ki o insanın hoşuna gitmeyen bir şey yaparsa öfkelenir ve sonuçta kendisi de karşıdaki de zarar görür. Bu tür kişilere öfkeleri aslında fayda sağlıyor gibi görünse de, hiç kimse onlarla arkadaşlık kurmak istemez, ilişkileri en alt seviyede götürür. Kendi adıma en hoşlanmadığım ve hayati bir durum yoksa ilişkiye girmediğim insan türüdür.

Tabi ki dilimizde sadece öfke diye bir terim yok; kızgınlık var, sinirlenmek var, hoşuna gitmemek var. Bunlar da aslında büyüklük sırasıyla birbirini takip eder. Bazen insan bu aşamalardan yavaş yavaş geçerek sonunda öfkesine yenik düşer. Bazen de karşılaştığı olay çok büyük ve şok edicidir, o zaman da insan bir anda öfkelenir. Tıpkı bir savaşın önce topla tankla başlayıp iş ölüm-kalım’a dönünce nükleer silah kullanılması veya karşı tarafın bir anda füzeleri yolladığını gören ülkenin de kendi füzelerini anında yollaması gibi.

Çocukken evimizin yanında küçük bir meyve bahçesi ve bahçenin bir de yaşlı sahibi vardı. Her çocuk gibi bahçeden birkaç erik almak için planlar kurarken aklımın bir köşesinde hep yakalanma korkusu olurdu. Bu korkunun ana öğesi ise eli sopalı ve köpürmüş durumdaki yaşlı amcaydı. Onu hiddetten köpürmüş olarak değil de normal günlük hayatında gözümün önüne getirsem o kadar korkmazdım belki. İşte öfkenin gücü de tam olarak budur. Tüm insanlar, tüm insanların öfkelenebileceğini bilir ve bunun sonuçlarını düşünmekten bile korkar. Öfkenin gücü korkudur.

Öfke caydırıcıdır, kullanılmadığı sürece faydalıdır. Öfkeye kapılmış bir insan kendisini, dolayısıyla kaybedeceklerini düşünmez. Kaybedeceği bir şey olmayan bir insan çok tehlikeli olabilir.

Öfke sadece başvurulacak son çare iken kullanıldığında faydası zararından fazla olur. Ve son çare derken, gerçekten de son çareden bahsediyorum.

Öfkeye Alternatif Yaratmak

Liseye giderken oturduğumuz apartmanda komşulardan birisinin oğlu oldukça asabiydi. Ailesinde sorunlar ve hatta normal konular genelde kavga gürültüyle halledildiğinden, bu çocuk da o davranışı benimsemiş. Bir gün eve giderken yolda gördüm, sağ kolu tamamen sargıların içinde. Annesi bakkala göndermek istemiş, bu da televizyonda seyrettiği filmi bırakmak istememiş. Sonuç olarak kısa bir tartışma ve yumruklanan kapı camı sonrasında bütün kolu kesilmiş. Doğru acile.

Hayatta karşına birçok problem çıkar. İnsan ise olağanüstü bir problem çözme makinesidir ve karşısına çıkan her türlü sorunu türlü değişik şekillerde çözer. Sorunları çözmenin en iyi yolu yüzleşmektir ama bazen kaçmak veya erteleyip zamana bırakmak da işe yarar.

Öfkelenip bağırıp çağırmak, şiddet göstermek ise problemi, kendin ve etraftakilerle beraber “kırmaya” benzer. Sabır küpünü çözmek yerine sinirlenip kırmak gibidir. Sorunu anlık olarak yok edersin ama bu gerçek bir çözüm değildir.

Çözülmüş bir problem: sabır küpü.

Öfkeye kapılmamak için en önemli konu, problem çözme yeteneğini artırmaktır. Hayatta karşına çıkan her sorunun büyüklüğü, senin sorun çözme gücüne göre değişir. Nasıl ki ağırlık çalışan birisine tek elle 20 kilo kaldırmak kolay gelirken, bana zor geliyor :) aynı şey.

Sinir ve kızgınlık, çözemediğimiz, köşeye sıkışmaya başladığımız durumlarda ortaya çıkmaya başlar. Hala yapacak, deneyecek bir şeyleri olan insan çok sinirlenmez. Sinir ve kızgınlık da, eğer çaresizlik hali devam ederse öfkeye dönüşür ve insan kendisini kaybeder. Sürekli bu şekilde yaşayan birisinin bakışı ise yavaş yavaş nefrete doğru kayar. Nefret de öfkenin kronikleşmiş hali gibidir.

Karşına çıkan sorunları çözme yeteneğini artır. Sorunlar karşısındaki bakış açın, “off yine geldi beni buldu” değil “bu sorunu çözülebilir, ama nasıl” olsun. Olaylara bu şekilde olumlu yaklaştıkça ve sorunlarını çözdükçe, sorun çözme yeteneğin de artacaktır. İnsan tekrarladığı ve pratik yaptığı şeyleri öğrenir ve geliştirir.

Sorun çözmek deyince çok büyük bir alanı kapsıyor tabi ki. Ama temel olarak sırasıyla; sorunu fark etmek, anlamak ve analiz etmek, çözümler üretmek, çözümleri karşılaştırmak ve en iyisini seçmek ve uygulamak olarak özetlenebilir. Bu adımlardan her birisini ne kadar yetkin bir şekilde yapabilirsen, karşına çıkan problemleri de o kadar iyi çözebilirsin.

Son Nokta

Eğer öfke nöbetinin kapıda olduğu hissediyorsan, bir şeyleri kırmak veya karşındakinin suratına bağırmak üzereysen… filmi dondur. Sorunu çözememişsin. Çözebilseydin şimdi keyifle başarını düşünüyor olurdun.

Bu noktadan sonra yapabileceğin birkaç şey var. Ya öfkenin benliğini kaplamasına izin vereceksin, ya bir güzel yutkunup bastıracaksın yâda derin nefesler alıp veya güzel şeyler düşünüp (bir sürü benzer teknik var) geçiştireceksin. Dediğim gibi asıl olay, bu noktaya hiç gelmemek, ama yine de istersen şunlara bir göz at.

Ama şu da aklının bir köşesinde olsun, bazı durumlarda insan gerçekten yapabileceği her şeyi yapar ve karşıdakinin amacı üzüm yemek değil bağcıyı dövmektir. Böyle bir zamanda öfkeye kapılmakla göreceğin zarar, kapılmamakla göreceğinden fazladır. Hiçbir zaman öfkelenmezsen, o zaman filmlerdeki klasik itilip kakılan gözlüklü küçük çocuk tiplemesine dönersin.

Hayatta gerçekten öfkelenmeni sağlayacak olayların sayısı bir elin parmaklarını geçmez. Eğer her gün, her hafta bir şeylere kızıp sinirleniyor ve öfkeden deliye dönüyorsan, o zaman sorun çözme konusunda alacağın çok yol var demektir.

İşin iyi yanı; sorunlarını çözdükçe, sorun çözme kapasiten de artar. Ve bu da öfke eşiğini daha yukarıya çeker. Aynı koştukça daha çok koşabildiğin veya okudukça daha hızlı okuyabildiğin, yemek yaptıkça daha da ustalaştığın gibi.

Televizyon İzlemeyi Bırak

Televizyon seyretmeyi bırakabilirsin.

Yaklaşık bir senedir televizyon izlemiyorum. Tam olarak ne zaman bıraktığımı hatırlamıyorum ama CNBC-E’de Smallville, Galactica, Heroes, Nip-Tuck serisinin yayınlandığı zamanlardı. Pazar günü saat 7 gibi televizyonun karşısına geçip gece 12′de televizyon başında uyuyakalarak günü bitirirdik. Bir süre sonra canım iyice sıkılmaya başladı. Daha diziler başlamadan “üff yine sonunda bir şey olmayacak” derdim, seyrederken “bir şey olmuyor” bittikten sonra da “eee yine bir şey olmadı” diye sıkıntıma sıkıntı katardım.

Artık neredeyse hiçbir şey izlemiyorum. İzleyemiyorum demek daha doğru aslında; kumandayı elime alıp televizyonu açınca içimi öyle bir sıkıntı kaplıyor ki, ders çalışmak için masa başına oturtuğum zamanlardan daha beter hissediyorum. Olanca gücümle kaçasım geliyor.

Sen de yap! Televizyon izlemeyi bırak.

Televizyonu bırakmak tabi ki sigara veya benzeri bir alışkanlığı bırakmak kadar katı olmayabilir. Gerçekten çok sevdiğim birkaç programı seyretmekte pek bir sakınca yok. Fakat aklında hep şu olsun: özel televizyon kanallarının varoluş sebebi sahibine para kazandırmak. Bunu yaparken de senin zamanına ne olduğu veya sana faydalı ne verdiği pek de umurlarında olmayabilir.

Televizyonda bazı programlar yararlı olabiliyor, bazıları da zararsız. Fakat birçoğu da insan aklına zararlıdır. Örneğin senelerdir süren yerli dizi furyası. Bir tanesinde mutlu bir olay görmedim; elem, acı, keder, şiddet ne ararsan var. Bir bölümünü bile biraz izleyince ruh halim bozuluyor, her bölümünü seyredenler ne hale geliyordur bilmiyorum. Eminim seyredenlerin bilinçaltında bir yerlere yerleşip kalıyordur bu kadar fazla olumsuz düşünce.

Bir başka kesinlikle seyredilmemesi gereken şey de haberler. Neler var haberlerde Bir kısmı o anki hükümetin propagandası olur. Bir kısmı dünyanın bir yerinde olan bir olayın 3-4 kelime ve 5 dakikalık görüntülerle kırpılmış, çarpıtılmış bir yansıması. Sağda solda olan trafik kazaları, ölüm haberleri, yoksulluk, enflasyon, petrol fiyatları, terör saldırıları ve saire ve saire. Bunlar önemsiz olaylar mı Kesinlikle hayır, hepsi de çok önemli olaylar.

Peki, bilmen gerekiyor mu Bir şey yapabileceksen evet, ama o olayla ilgili bir şey yapabileceksen eminim haberlerde duymadan da haberin olur. Bunun dışında, sadece bilgi sahibi olman hiçbir işe yaramaz, anca kendi moralini bozarsın. Kaldı ki televizyonda verilen bilgilerin doğruluğu ve bütünlüğü de tartışılır.

Eğer o gün gerçekten çok önemli bir gelişme olduysa etrafından mutlaka duyarsın. Her yerde konuşulur, her yerde yazılır.

Uzun lafın kısası; haberleri seyretmek, olaylardan haberdar olmanın en kötü yoludur.

Televizyon izlemekten vazgeç.

Tabi ki televizyon izleme demek, hiçbir şey izleme demek değil. Öncelikle evde film izlemenin en iyi yolu gidip DVD/VCD/Div-X’ini edinip reklamsız bir şekilde seyretmek. Son zamanlarda popüler dizilerin de DVD’leri çıkmaya başladı.

Arada bir sevdiğin televizyon programlarını seyredebilirsin.  Ama inan, özellikle günde 2 saatten fazla TV seyreden birisiysen, dört hafta hiç TV’yi açmadıktan sonra tekrar dönüp eskiden seyrettiklerine bakınca kendine “ben bunu neden seyrediyormuşum” diyeceksin :)

Televizyon seyretmenin aslında tek bir sebebi var ve sanırım sen bunu çoktan biliyorsun.

Buna gerçekten ihtiyacın yok.