Göze göz, dişe diş, pireye yorgan!

Yazılarımın zamansız olmasına özen gösteriyorum. Yani güncel olaylar hakkında değil, zamandan bağımsız temel konular üzerine yazmaya çalışıyorum. Yine de aşağıda aktaracağım bu olaya kayıtsız kalamadım. Hiç alışmadığınız tarzda bir BeyazTavsan makalesiyle sizi baş başa bırakıyorum.

Medyaya çok fazla yansımadığı için haberiniz olmayabilir ama dört gün önce gerçekleşen şu olay sanırım normal bir insanı şoke etmeye yeter, aynen aktarıyorum:

24.10.08 tarihinde, Burac ada cumhuriyeti’ne (Republic of Burraja Isles- RBI) Türkiye’den tüm giriş çıkışlar durduruldu. Burac’a gelen ve giden telefon dahil tüm haberleşme engellenmeye başlandı. Bu gelişmeler olurken ülkeye kaçak yollardan girişi sağlayan turizm şirketlerinin (halk arasında tünel şirketler) türemeye başladığı bildirildi. Yine aynı şekilde sahte pasaport ile Türkiye’den Burac’a seyahatlerin de arttığı açıklandı. Yasaklama kararının gerekçesi olarak ise adadaki birkaç yüz evde kaçak Lig TV seyrettiği ve birkaç kafede de halka açık kaçak Dijitürk yayını yapılması gösterildi.

Hayır, böyle bir olay yaşanmadı. Fakat bu olayın çok daha vahimi sanal dünyada, internette, çok daha sert bir şekilde yaşandı. Tüm dünyada milyonlarca kullanıcısı olan blogger.com platformu, isteyen herkese ücretsiz ve kolayca site (blog) yaratmalarını sağlayan Google’ın sahip olduğu bir platform. Yani internet tarayıcına blogger.com yazdıktan sonra sen de BeyazTavsan vari bir bloga ücretsiz ve kolayca (bilgisayardan hiç anlamıyor da olsan) sahip olabilirsin..olabilirdin.

Detaylarını burada bulabileceğin kapatma gerekçesinin özeti ise şu: blogger.com’da açılan sitelerden bazılarında şifresiz Digiturk yayını yapılıyormuş. Bu sebeple de çözüm olarak BÜTÜN sitelerin kapatılmasına karar verilmiş.

BeyazTavsan’ı ilk kurduğumda blogger.com üzerindeydi. Daha sonra noolur noolmaz, ben en iyisi kendi alanımı satın alayım deyip Türkiye’de bir şirketten alan almıştım. Eğer o zaman o kararı vermemiş olsaydım, BeyazTavsan.com üç gün önce aniden kapanacaktı ve hiçbir şekilde haber verme yada alma şansım olmayacaktı. Hani o kadar da abartmak istemiyorum ama evlat acısı gibi koyardı herhalde, sinirden kudururdum.

Şu anda Türkiye’de onbinlerce blog yazarı ve yüz binlerce okuyucu sanırım aynı durumdadır. Aylardır ve belki de yıllardır yazıp çizdikleri, paylaştıkları her şey, bir sonraki karara kadar YOK. Tabi insanlar çoktan değişik yöntemlerle yasaklanan sitelerine girmeye başladı fakat özellikle okurların çoğu bunu yapacak teknik bilgiye sahip değil.

Tabi burada asıl sorun Digiturk’ün avukatlarında değil, adam sonuçta işini yapıyor, kaçak yayınları engellemeye çalışıyor. Asıl sorun belki de internetin ne olduğundan, nasıl çalıştığından çok da haberi olmayanların, interneti düzenlemek için yasa yapmalarından ileri geliyor. Pire için yorgan yaktırıyor bu yasalar da. Tabi burada blogcular bireysel, güçsüz. Aynı şey “daha güçlü” birilerinin başımna gelseydi, örneğin bir yerel TV kanalında kaçak maç yayınlandı diye Türksat uydusundaki tüm kanallar kapatılsaydı ne olurdu Bu soruyu sormak bile abes, çünkü böyle bir şey olamaz dostlarım.

Ey sevdiği bloglarına ulaşamayan blog okuru, yapacak iş bulamazsan eve bir Digiturk taktır da eğlen!

Ey gözü gibi baktığı bloguna ulaşamayan blog yazarı, aç Lig TV’yi de sinirin geçsin.

İnsanların haklarını ve özgürlüklerini bu kadar kolay engellenebilmesi hepimizi harekete geçirmeli…meli…meli…meli.

Konuyla ilgili “hala girilebilen” bloglarda çıkan bazı yazılar:

hulyakonar.com

zehirliorumcek.net

bloghareketgunu.com

serbestyazarlar.com

Can sıkıntısı nasıl geçer (Zorlanmak)

Not: Bu yazı serinin devamı olduğundan; eğer okumadıysan önce şuna ve daha sonra da şuna göz atmanı şiddetle tavsiye ederim.

Can sıkıntını aman böyle geçirmeye kalkma (foto: Cinnamon)

Zorla Güzellik Olur mu

Eskiden her şey daha kolaymış. İstenmeyen şeylere yasak koy, yapan olursa ver odunu beline. Adamı üç kuruşa işe al, dök önüne saçma sapan işleri, yapmazsa işten atılırım korkusuyla çalışsın. Öğrenciyi oturt sıraya, dök önüne kitapları, yığ tepesine ödevleri, çalışmazsa da zaten evde ana baba hazır bekliyor, olmadı çek kulağını. Kimseye sorma ne istediğini, nerde boşluk varsa önüne geleni yerleştir oraya. Biri de arada çıkıp ‘ya benim çok canım sıkılıyor’ derse de ‘Sıkı can iyidir, zor çıkar’ deriz biter gider.

Ama şimdi öyle mi ya Hele bir ver odunu bak herkes nasıl yaygara yapıyor, daha sessiz bir şeyler kullanmak lazım, ne bileyim para cezası falan ;) Yok öyle anlamsız işleri yığmak bütün çalışanlarımıza, çünkü her iş anlamlıdır, önemli olan inandırmak. Öğrenciyi öyle bir korkutmalı ki gelecek kaygısıyla, ana babaya bile gerek kalmamalı. Hatta ana baba da sopa atmasın, para saçsın ‘eğitim kurumlarına’. Herkese sormalı ne istediğini, sonra da nerede boşluk bulursak önüne geleni oraya yerleştirmeli. Biri de arada çıkıp ‘ya benim canım çok sıkılıyor’ derse de ‘al sana bilgisayar oyunu, al sana cep telefonu, al sana dizi, al sana internet, al sana messenger’ demeli.

Ne değişti

Hiçbir şey.

Ne zamandan beri değişmiyor hiçbir şey

MÖ… (artık yüz mü olur bin mi olur bilmiyorum)

Bazı atasözlerini yanlış anlıyoruz. Mesela ‘Zorla güzellik olmaz’. Zorla güzellik olmuyorsa, o piramitler nasıl oldu diye sorarlar adama. Kırbaç yiyen mısırlı köleler komple mazoşist değilse, ‘lütfen bize iki kırbaç daha vurun ne isterseniz yaparız, sırtımızda taş bile taşırız’ demediyse, o zaman adamlar zorla koskoca imparatorluk kurmuş demektir. Zorla güzellik olmasaydı, zaten zor diye bir şey de olmazdı. Hem kasayım zorlayayım, hem de garabet şeyler ortaya çıksın diye kimse uğraşmazdı.

Zorla imparatorluk kurulduysa, her şey de yapılır. Zorla olmayacak tek şey ise zorlanan insana gelecek olan güzelliktir. Tekerleme gibi oldu farkındayım ama demek istediğim şu: Bir işi yapmaya zorlanan kişi, o işi fevkalade güzel yapabilir. Ama yaptığı iş kendisine zararlı olur, çirkin olur, dışarıya fayda sağlarken kendisine zarar verir.

İmdat!

Bir işe zorlandığım zaman, işi sevmeme derecesine bağlı olarak öfke-kızgınlık-can sıkıntısı arasından bir şeyler hissederim. Mısırda köle olsam sanırım öfkeden aşağı düşmezdim. Evrak bürosunda memur olsam da can sıkıntısından yukarı çıkmazdım.

Can sıkıntın kronik bir hal almadıysa ve arada sırada duruma bağlı olarak ortaya çıkıyorsa aslında gayet iyi yoldasın. Hayat bu, herkese olur. Bu duygu ortaya çıktığında ilk adım olarak sebebini anlamaya çalışmak gerekir. Eğer sebep istemediğim bir işi yapmak zorunda olmam ise aşağıdakiler bana hep yardımcı olmuştur:

  1. Ne yapmam gerekiyor
  2. Bu işin mutlaka yapılması gerekiyor mu
  3. Şu anda yapılması gerekiyor mu
  4. Benim mi yapmam gerekiyor
  5. Ne seviyede yapmam gerekiyor

Öncelikle yukarıdaki soruları sırayla sorarken (bu arada sormak derken, hızlıca akıldan geçirmeyi kast ediyorum). Yoksa divane gibi kendi kendine sesli sorular sormak falan değil) herhangi birine hayır cevabı verirsen, yırttın. O işi yapmak zorunda değilsin, sıkıntına elveda.

1: Yapman gerektiğini sandığın iş her zaman yapılması gereken iş olmayabilir. Bu noktada, hele bir de işe canın sıkıldıysa, mutlaka işi verene bir daha sormakta, emin olmakta fayda var.

2: Her işin yapılması gerekmez. Bu gerekliliği sen kendin mi yarattın yoksa gerçekten mi gerekli mi Örneğin ev hanımları ev temizliği konusunda bir süre sonra saplantılı hale gelmeye yatkındır. Ev her gün temizlenmeli, silinmeli, süpürülmeli, toz alınmalı vb..  Bu meli malı ekiyle gelen zorlanmayı aslında kadın kendisi yaratır. İş üzerine iş üretir ve bir süre sonra kendi ürettiği işleri sanki zorlayan birisi varmış gibi, istemediğinde bile yapar.

3: Bazı işlerin, özellikle can sıkıcı olanlarının, o anda yapılması gerekmez. Acil değildir, 3 gün sonra da yapsan bir şey fark etmez. Bu işleri göz kırpmadan ertele (ertelemen o kadar da kötü bir şey değildir, miskinlik hiç değildir). Hatta benim çok hoşuma giden bir fıkra da var ertelemenin erdemi üzerine: Bir adam idam cezası almış, son isteğin nedir dediklerinde de bana 1 yıl süre verin padişahın atına Arapça öğretmek istiyorum demiş. Padişah da bu garip son arzuyu duyunca, tamam demiş sana bir süre mühlet. Öğretemezsen kelleni vurdururum. Adam her gün eline bir Arapça kitabı alıp atın yanına gidiyormuş, bir gün vezir dayanamayıp sormuş ‘Bre adam, at hiç Arapça öğrenir mi Neden kaçınılmazı geciktiriyorsun’ adam da vezire dönüp şöyle demiş: ‘Ben yaşlı adamım, bir yıla kadar belki ecelimle ölürüm. Belki de at ölür, olur ya belki padişah ölür de beni affederler. Ha bakarsın mucize olur, at da Arapça öğrenebilir’

4: Her işi senin yapman gerekmez. Başkalarının yapabileceği işleri onlara vermen, hem senin hem de onun açısından faydalıysa (sana çok sıkıcı gelen bir iş uygun kişinin çok hoşuna gidebilir) canını sıkacağına bırak iki taraf da kazansın.

5: Belki canını sıkan şey işin kendisi değil de işi yapmayı planladığın tarz olabilir. Öğretmenin istediği kompozisyonu yarım sayfada yazıp da bitirebilirsin, 5 sayfa yazıp 3 tane de resim koymaya da kalkabilirsin. Eğer özel bir sebebi yoksa iş yaparken azı karar çoğu zarar felsefesi çoğunlukla en iyisidir. Hayatını değiştirebilecek sunumu hazırlarken harcayacağın çabayla, her hafta sunduğun bütçe raporuna harcayacağın çaba aynı olmamalıdır. Peşinde koştuğun asıl hedef mükemmeliyet değil işe yararlık olursa, her işi daha az çabayla halledebilirsin. Hatta bilakis, can sıkıcı rutin işleri nasıl daha kısa sürede ve az çabayla yaparım diye kendine sormak uzun vadede hayatı kolaylaştırır.

Ayşe Tatile Çıksın

Eğer can sıkıntısı ve hatta öfke işinin ve hayatının bir parçası olduysa ve bunun asıl sebebinin sürekli istemediğin işleri yapmak olduğunun farkına vardıysan; o zaman üzgünüm ki yukarıdaki öneriler ateşini biraz düşürür ama hastalığını tedavi etmez.

Daha fazlası gerekir.

Sonraki yazıda bunun üzerine konuşacağız, ama hep söylediğimden çok da farklı bir şey söylemeyeceğim aslında.

Bir Hediye – Bir Yazı

Eski gilette Mach3üm ve yeni Gilette Fusionım

Bu sene başında BeyazTavşan.com’u kurup yazmaya başladığımda, ilk 3 ay boyunca günde 10 ziyaretçiden fazlası gelmiyordu. Onlardan da birisi ben, yarısı arkadaşlarım, kalanlar da tavşan besleyen insanlardı diye tahmin ediyorum :)

Yazmaya başlamamın bir sebebi de, bizzat kendi takip ettiğim birçok sitenin yavaşça blog havasına bürünmesi ve bu sitelerin kuruluşlar tarafından değil tekil insanlar tarafından yürütülmesiydi. Yani İngilizce internet dünyasında bir dönüşüm başlamıştı ve belki tarihte ilk defa her isteyen kendi tek kişilik gazetesini kolayca çıkarabiliyordu.

Geçen bu sürede site de giderek gelişti, ziyaretçi sayısı geçtiğimiz aylarda günlük 100 barajını aştı. Siteye ilk başladığımda açıkçası bu kadar başarılı olmayı beklemiyordum. Sonuçta site kurma işinden çok anlamıyorum ve de bu siteyi aramalarda üst sıraya çıkartmak için özel bir çaba sarf etmiyorum. Tek yaptığım şey, sene başında 60 YTL verip BeyazTavsan.com adını ve yerini satın almak ve bulduğum ilk (ücretsiz) paket programla işe koyulmak oldu.

BeyazTavsan. com’u ilk kurduğumda aklımdaki şey, şimdiye kadar okuduğum ve üzerine bolca düşündüğüm konular üzerine paylaşım yapmaktı. Fakat ilerleyen zaman içerisinde, BeyazTavsan projesinin kendisi de benim için bir özgelişim aracına dönüştü. Yazdıkça ve sizlerden gelen e-postaları okuyup yazıştıkça, ben de hiç fark etmediğim yönlerimi fark ettim. İyi yönde olduğumu ve doğru şeyler yaptığımın da göstergesi, her ay giderek artan ziyaretçi sayısı oldu. Hatta dün bir de ziyaretçi rekoru kırdık :) .

Bu arada şu tepedeki tıraş bıçakları da ne dersen; soldaki eski tıraş bıçağım, sağdaki de yeni tıraş bıçağım. Bundan bana ne dersen de, geçenlerde gelen hediyeler ve şu alttaki not beni oldukça sevindirmişti. Tıraş bıçağını dün akşam ilk kez denerken aklımdan geçenleri de paylaşmak istedim. :)

Can sıkıntısı nasıl geçer

Can sıkıntısı başa bela olduğunda

Sebebini bilmiyorum ama can sıkıntısını yenmek makalesi son iki haftadır giderek daha fazla ziyaretçi çekiyor. Site istatistiklerine baktığımda özellikle can sıkıntısı yazıp siteye tıklayanlarda inanılmaz bir artış var. Bu yazı her gün yaklaşık 100 yeni kişi tarafından okunuyor ve şimdiden en çok okunan makale oldu. Bir ilginç bilgi daha vereyim, bu yazının okunma oranı özellikle geçtiğimiz bayram tatilinde arttı. Sanırım 9 gün tatilde canı sıkılan insan sayısı oldukça fazla ;)

Sanırım yazıyla gerçekten de bam teline vurdum. Bu sebeple etkili sunumlarla ilgili yazı dizisine ara verip can sıkıntısıyla ilgili birkaç yazı yazmaya karar verdim. Bu ilk yazımda, önceki makaledeki düşünceleri de kullanacağım, bu sebeple eğer okumadıysan önce o yazıyı okumanı tavsiye ederim.

İyi ki canımız sıkılıyor

Can sıkıntısı İYİ bir şeydir. Yeteneklerini kullanarak fayda sağlayan bir amaca yönelik çalışmıyorsam, bunu fark etmemi sağlayacak şey can sıkıntısıdır.

Canı sıkılan bir garip aslan.

Tutsak bir aslan, ilk kafese koyulduğundaki öfkesi geçecek kadar uzun süre kafeste kaldıktan sonra, artık en sık hissettiği duygu sanırım can sıkıntısı olurdu. Gerçekten de en son hayvanat bahçesine gittiğimde gördüğüm o miskin aslanlarla, Sahra’da antilop peşinde koşan canavarlar arasında hiçbir alaka yoktu.

Zavallı aslana üzüldüm çünkü yapabileceği pek bir şey yok. Kendisinden daha üstün bir güç tarafından mahkûm edilmiş ve ne kadar istese de kurtuluş şansı yok. Fakat bir insan olarak, senin yapabileceğin çok şey var.

Canın sıkıldığı zaman iki şeyden birisini yapabilirsin,

Geçiştirmek

Bir şeyler yapıyorsan (mesela ders çalışmak) ağır aksak da olsa devam etmeye çalışabilir, oflaya puflaya odada volta atar, TV’nin karşısına veya Playstation’a saldırabilirsin. Büyük ihtimalle gün bitene kadar bu ruh halinden kurtulamayıp gece can sıkıntısından da sıkılmış bir şekilde uyuyacaksın. Ya da:

Anlamlı bir şeyler yapmak

Genelde canım sıkıldığında şu durumlardan birisindeyimdir:

  • Yapmak istediğim şeyi yapmaktan alıkonuyorum
  • Yapmak istemediğim bir şeyi yapmaya zorlanıyorum
  • Hiçbir şeye doğru dürüst odaklanamıyorum, başladığım işi 5 dakika sonra bırakıyorum.

Sonraki yazıda; bu durumlarda neler yapabiliriz, neler işe yarıyor, neler yaramıyor, birlikte onlara bakacağız.

Etkili Sunum Rehberi (1-Giriş)

Daha önce yazdığım gibi, daha iyi ve etkili sunumlar hakkındaki ayrıntılı bir yazı dizisine başlıyorum.

Bu yazı dizisini okuyup bitirdiğinde ve içerisindeki birkaç basit ev ödevini yaptığında, öncesine nazaran çok daha eğlenceli, kısa ve tabi ki etkili sunumlar hazırlayabiliyor ve yapabiliyor olacaksın.

Sunumdan kastım; bir grup insanla yapılan, önceden hazırlanılmış bir iletişim. Eğer sunum deyince aklına gelen ilk şey Powerpoint ise, o zaman sunum hakkında bildiğin her şeyi unut. Topluluk karşısında politik konuşma da sunumdur, yöneticine verdiğin bilgilendirme de, çocukların karşısında meslek tanıtımı da. Yine de baştan söylemek de fayda var, birçok insan ekseriyetle Powerpoint kullandığı için, yazı dizimde de bu konuya fazladan ağırlık vereceğim.

İyi bir sunumun birçok özelliğini sayabilirim; insanları sıkmaz, ilgi çeker, ilham verir, öğretir, hem sağ hem sol beyne hitap eder ve daha sayısız birçok şey. Fakat gerçekten etkili bir sunum harekete geçirir. Sunum bittiğinde dinleyicilerin benliğini ‘şu işi hemen yapayım’ veya ‘nereye imza atıyoruz’ gibi düşünceler kaplıyorsa, işte o sunum etkili bir sunumdur.

Bir sunumun amacı insanları harekete geçirmek olmalıdır. Bundan daha azına razı olan her sunumun kaderi unutulmaktır. Üstelik bu unutma oldukça hızlı olur.

Sunum bittiğinde insanlar harekete geçmek istemelidirler, tabi ki senin istediğini yapmak için.

İyi bir sunumun illa bir sahnede veya toplantı odasında yapılması da gerekmez, hatta sunucunun bile orada olması gerekmeyebilir. Bu yazıyı hazırlarken, dünyadaki en iyi sunum örneklerini inceliyordum ve örneğin şunu izledikten sonra (maalesef İngilizce ama bu yazı dizisi bitmeden altyazı hazırlamayı düşünüyorum) telif hakları, kopyalamak, yazılımlar, hak ve özgürlükler vb. ile ilgili düşüncelerim tamamen değişti. Çok yakında sitenin altına, içeriğin referans gösterilerek serbestçe kopyalanıp kullanılabileceğiyle ilgili bir not da ekleyeceğim.

İşte etkili bir sunum böyle olmalı. 30 dakika içinde insanın düşüncelerini tepe taklak edip peşinden şevkle sürüklemeli.

Sunumun öğeleri

Bir sunum en temel anlamıyla bir iletişim biçimidir. Yani bir bilgi, sunucudan dinleyicilere bir ortamda aktarılır ve sonrasında dinleyiciden sunucuya geri bildirim beklenir.

Yani: Öz, Ben, Onlar ve Ortam, sunumu meydana getiren dört ana öğedir.

(Kolay akılda kalsın diye baş harflerden anlamlı bir şey çıkartmaya çalıştım ama olmadı ;) )

Etkili sunum rehberi

Sunumumuzu etkili hale getirmek için dört ana öğeyi de çok iyi hale getirmeliyiz.

Bunlardan BEN yani sunumu yapan, tüm sunumlardaki ortak paydadır. Bu yüzden diğerlerinden ayrı tarafa yerleştirdim. Bir sonraki yazıda ben ile devam edeceğim.