İngilizce Öğrenmenin Farklı Yolları

İngilizce deyince aklıma gelen ilk şeylerden birisi kırmızı telefon kulübesi oldu.

Malumunuz, küresel bir ekonomik krizin tam ortasında bulunuyoruz. Ve bundan önceki kriz ortamında olduğu gibi (bkz. 2001 krizi), iş olanakları azalıyor ve talipler çoğalıyor.

Beylik laf etmek istemesem de, her gün giderek küreselleşen dünyada, akıcı olmasa da okuduğunu ve konuşulanı anlayıp meramını anlatabilecek bir İngilizce bilgisi artık olmazsa olmaz.

İngilizce’yi ortaokul (şimdiki eğitim sisteminde iköğretim 2. kademe deniyor sanırım) ve lisede öğrendiğim kendimi şanslı sayıyorum, pek fazla zorluk yaşamadım. Ama gel gelelim 30 yaşından sonra Almanca öğrenmeye kalkınca durum biraz değişti. İki sene dil kursu üzerine 2 hafta Münih’te hızlandırılmış Almanca kursu aldıktan sonra bile istediğim seviyeye hala gelemedim.

Ve bu iş de beni arayışa sürükledi. İlk fark ettiğim şey şu: İngilizce öğrenimi bir sektör olmuş ve öğrenim için bir çok farklı olanak mevcut. Diğer diller için ise olanak ve olasılıklar pek fazla değil.

Bu uzun girişten sonra asıl konuya geleyim, Almanca konusunda kaynak ararken yolum bir şekilde güncel İngilizce öğrenme kaynaklarına da düştü ve bir çok farklı ve çoğu ücretsiz ve kaliteli kaynak bulabildim. İronik olarak bu kaynaların nerdeyse tamamı ingilizce. Yani ingilizce öğrenme kaynaklarını ullanabilmen için ingilizce biliyor olman gerekiyor! :)

Bu garipliği fark eden Beyaz Tavşan, hızla olay yerine intikal ediyor ve ingilizce öğrenmek isteyip yeterli seviyede ingilizce bilmediği için internetten faydalanamayanların yardımına koşuyor.

Seviyen Ne

Öncelikle bilgi seviyeni ölçmende fayda var.

İngilizce seviye tespit sınavları arasında en beğendiklerimden birisi British Council’in (ulaşılması pek kolay olmayan)  learnEnglish web sitesindeki oldu. Kelime dağarcığı, gramer, dinleme ve okuma-anlama konularında dört tane test yayınlanmış. Sınav sonuçlarında size Elementary, Lower Intermediate, Intermediate ve Upper Intermediate olarak hangi seviyede olduğunu veriyor. Testler can sıkmayacak kadar kısa ve sorular her seferinde değişiyor. Bağlantılar aşağıda: Malesef testler kaldırılmış siteden (Güncelleme 02.07.2011)

 

Kendini Yaşa (3): Gerçek

Kendini farklı göstermek için yalanlardan maskeler.

Hepimiz, sadece kendimiziz.

Ama bazen kendimizi dışarıya farklı, kafamızdaki “olması gerektiği gibi” göstermeye çalışırız.

Ve fakat bazen kendimizi kendimize farklı, “olmak istediğimiz gibi”, göstermeye çalışırız.

İçten içe ise gerçeği biliriz ama gerçeği söylemeyiz her zaman.

Gerçeğin iki yönü var. Birincisi gerçeği söylemek, ikincisi de gerçeği dinlemek.

Gerçekleri dinlemek, kendi gerçeklerini dinlemek ve kabul etmektir. Sabah aynada kendini incele, gördüğünü yorumla, karşındaki kendinin duygularını gerçekten anlamaya çalış. İlişkine bir göz at, eşinle veya sevgilinle o sürekli ertelediğiniz sorunları açıkça konuş. Çalışırken kafanı kaldır ve etrafına bak, hislerine odaklan ve anlamaya çalış. Arkadaşlarının sana söylediklerini gerçekten dinle ve yorumla, sor ve yardım iste.

Ve her şekilde, her kendine bakışında, gördüklerini anla ve kabul et. Çünkü o gördüğün sensin ve kendini olduğun gibi kabul etmediğin sürece, yaşadığın hayat da senin olmayacaktır.

Gerçekleri söylemek, gerçek bildiklerini olduğu gibi söylemektir. Yalan söylemek, kendini yalanlarla örtbas etmektir aslında. Kendine dürüst olmayan, başkasına da dürüst olamaz. Kendini olduğun gibi gördüğünde, sadece ve sadece doğruları söylemekten de çekincen olmayacaktır. Diğer yandan da; gerçekleri söylediğin oranda, kendini de o kadar çok olduğun gibi görmeye ve olduğun gibi kabul etmeye başlayacaksın. Belki ilk başta beyaz yalanlar, eksik bilgiler ve düpedüz yalanlar dünyasından sadece gerçekler dünyasına geçiş zor olabilir. Ama faydası inanılmaz büyük ve kalıcı olur. Tavşan sözü ;)

  • Sana bakanlara göstermeye çalıştığın sen,
  • Kendine göstermeye çalıştığın sen,
  • Ve sen.

Bu üç SEN birbirinden ne kadar ayrı, ne kadar uzak, ne kadar farklı olursa, hayatın da o kadar çekilmez, o kadar karmaşık ve o kadar sana yabancı olur.

Bu üçlüyü tek bir SEN’e dönüştürmenin yolu da gerçeklerden geçer.

Kendini Yaşa (2): Yapmak

Kimse yapmasaydı, bu vazo ebediyen bir kil parçası olarak kalırdı.

Bir hedefin yoksa, hedefi olan birileri için çalışıyorsundur demiştim. Aynı şekilde, eğer kendi isteklerini yapmıyorsan da başkalarınınkileri yapıyorsun demektir.

Burası önemli. Gerçekten ve inanılmaz derecede önemli.

Yapmak istediklerini, yaparsan mutlu olacağın veya yapmazsan mutsuz olacağın şeyleri yap. Çünkü çok az insan bunu yapıyor. Ve tesadüf o ki, çok az insan kendini mutlu addediyor.

Gün geçtikçe insanın o harikulade yapma yetisi de azalıyor. Etraf kurallar ve kanunlar ve kitaplar ve bilgiler ve bilmişler ve onların ustaları ve televizyon ve reklamlar ve yalan ve korku ile dolu. Hiçbirşey yapmamak, yapmaya göre daha güvenli geliyor olabilir. Ama bu bir ilüzyon, bir gözyanılması. Ve ilüzyonu kırmanın sadece tek bir yolu var.

Y a p m a k.

Biraz lirik oldu, kabul ediyorum :) Ama inan az bile. Şimdi gelelim asıl soruya.

Ne yapayım

Penguen dergisinin eski sayılarından birisinde, bir köşede küçük bir yazı vardı. Dergi çizerlerinden birisi, bir tane “kişisel gelişim” kitabı almış ve ilk sayfasını çevirdiğinde şuna benzer bir şey yazıyormuş: “Hayatta şimdiye kadar en çok yapmak istediğin şeyi düşün”. Çizer, devrim yapmak diye düşünmüş. Sonraki sayfayı çevirdiğinde ise şöyle yazıyormuş “Şimdi git ve o düşündüğün şeyi yap ve yapmadan kitabı okumaya devam etme” :) Bu tarzda okuduğu ilk ve son kitap olmuş, ki bence çok da haksız sayılmaz.

Gelişim tam olarak böyle olmaz. Bir günde kimse değişemez, bebekler bir günde yürümez. Ama yavaş yavaş, adım adım her şey olur.

Yapmaktan zevk alabileceğin her hangi bir şeyi, ne kadar küçük ve basit olursa o kadar iyi, seç. Bu şeyin özelliği, normalde yapmaktan bir şekilde çekindiğin ama yapman gerektiğini düşündüğün veya yapmaktan mutlu olacağın bir şey olsun.

Örneğin utandığın için hoşlandığın birisiyle konuşamamak, izin alamamaktan korktuğun için aileden bir şey isteyememek, beceremediğinden korktuğun için araba sürmemek, zor geldiği için sofrayı toplamamak, komik duruma düşmemek için yeni öğrendiğin yabancı dili konuşmamak, vb..

Ve yap.

Bu kadar.

Sonuç önemli değil. Yapmak önemli. İlk seferde hemen hiç kimse zaten doğru yapamaz. Fakat ikinci yada üçüncü seferdeki başarıyı yakalamak için, ilk başarısızlığı tatmak gerekir.

Sonra tekrar yap. Ve tekrar yap. Sonra başka bir şey bul ve onu yap.

Ve böylece yapmak senin karakterinin bir parçası haline gelsin. Böylece hayatını istediğin gibi yaşamak için gerekli şeyleri yapacak gücü ve yeteneği kazan. Yapmak sana düşünmek kadar kolay gelene kadar elini korkak alıştırma.

Ne kadar özgür olduğunun, kendini ne kadar yaşayabildiğinin bir göstergesi de yaptıklarındır.

Bu günü bir gözden geçir, yaptığın şeylerin kaç tanesini kendin istediğin için yaptın, kaç tanesini yapmak zorunda olduğun için yaptın. Eğer seçme şansın olsaydı ve sonuçlarına katlanmak zorunda olmasaydın, o zaman bu sayılar nasıl değişirdi

Hiç bir şey yapamıyorsan, hiç bir şeye gücünün yetmeyeceğini düşünüyorsan, işe düşüncelerini kağıda (veya bloga ;) ) dökerek başla. Bu da hafife alınmayacak bir başlangıçtır. Çoğu insan işe böyle başlamıştır; düşündüklerini yazarak.

Bir önceki paragrafta seçme şansın olsaydı demiştim ya, aslında seçme şansın var. Sadece onu görmen lazım. Ve bu da yaparak olur.

Eğer bugün kendi istediğini yapmazsan, yarın isteneni yapmak zorunda kalacaksın.

Kendini Yaşa (1): Amaç

Sokaklar, caddeler, şehirler hep kendisini unutmuş insanlarla dolu. Gerçekten gururlu, güvenli, ne istediğini bilen, bilge, yani kısaca dostun olmasını isteyeceğin türden insanların sayısı giderek azalıyor. Dünyadaki korku seviyesi arttıkça, insanların özbenlikleri de o kadar siniyor. Kendileri gibi değil de kendilerinden istenildiği gibi yaşamayı seçiyorlar.

Oysa kendini yaşamamak ölmektir.

Yaşamak insanlık hakkı olsa da, kendini yaşamak doğuştan gelen bir hak değil malesef, en azından günümüzde değil.

Kendini yaşamak için içindeki sese kulak vermeli ve uğraşmalısın. Sürekli çaba harcamalısın.

Ve bir yerde başlamalısın…

5′in 1′i : Amaç

Yaşamak için bir nedeni olan, bütün nasılların üstesinden gelebilir. -Nietzsche

Amacın neBir amacın yoksa, bir hayatın da yoktur. Hayatın yoksa sen de yoksun. Şu anda yaptıkların, yarın yapacakların ve dün yapmış oldukların; hepsi bir amaca hizmet ediyor. Bu amaç seninse, ne mutlu sana. Eğer değilse, ne kadar da hayırseversin, ne mutlu o amacın sahibine.

Elinde bir baltayla ormana dal ve önüne gelen her ağaca bir darbe vur. Yıllar sonra arkanda sağı solu çizilmiş bir orman bırakırsın en fazla. Ya da eline bir testi al ve bir ağacı sulamaya başla. Bir kaç mevsim sonra meyve yemeye başlarsın.

Ne olmak istiyorsun Ne yapmak istiyorsun Kimsin Amacın ne

Bu soruların nihai tam ve doğru cevabını şu an için bilemiyor olabilirsin fakat şu anda sana en doğru gelen cevapları bilmen gerekiyor.

Eğer bilmiyorsan, o zaman hayatını sen değil TV reklamları, gazete haberleri, korkular, söylentiler, hatalı varsayımlar yani bir başkası yönetiyor demektir.

Amacın ne

Hedefin var mı

Bugün yaptıklarını sadece hayatta kalmak uğruna mı yaptın, ne yapacağını bilemediğinden mi yaptın yoksa amacına ulaşmak için bir adım daha mı attın

Bugün neden yaşadın

Bugün kendin için bir iyilik yap ve seni mutlu edecek, seni anlamlı kılacak, sana doğru gelen bir amaç edin. Kendine bir hedef belirle. Eskiden yaptığın işleri yapmaya devm etsen de amacın hep aklında olsun. En iyisini yap ve hedefin doğrultusunda yap.

Gerçek ilerleme de aslında böyle sağlanır. Bir hedefin yoksa, affına sığınarak söylüyorum, bir çorbadaki sinek gibi ne kadar çok kanat da çırpsan, ne kadar çok didinsen de bir yere varamasın. Yapman gereken şey, olmak istediğin yeri seçip oraya doğru var gücünle küreklere asılmaktır.

Bir gün gelecek amacına ulaşacaksın veya bir gün gelecek daha anlamlı bir amaç edinip bundan vazgeçeceksin. Fakat ne yaparsan yap, hayatını kendi seçimlerine göre yaşayacaksın.

Ve yaşamın gerçek zevkine o zaman varacaksın.

Gerçek Varsayımlar (Bölüm 3)

Uzun bir aradan sonra gerçek varsayımlar dizisine bir yazı daha eklemeye karar verdim. Eğer okumadıysan, önce birinci ve daha sonra da ikinci bölümü okumanı tavsiye ederim.

Münih Filarmoni Orkestrası

Abbie Conant profesyonel müzik hayatına Turin Royal Opera’sında trombon çalarak başlamıştı. 1980 yazında, tüm Avrupadaki 11 iş ilanına başvurmuş ve sadece 1 tanesinden “seçmelere çağrıldınız” yanıtını alabilmişti. Bunun başlıca sebebi ise trombonun bir erkek çalgısı olarak bilinmesi ve bir kadının bu aleti yeterince iyi yorumlayamadığına olan inançtı. Münih Filarmoni Orkestrasından ona gelen olumlu yanıt şöyle başlıyordu: “Dear Herr Abbie Conant,”

Seçmeler Münih’teki meşhur Deutsches Museum’da yapılıyordu. 33 aday da sırayla seçtikleri parçaları jüri önünde, fakat perdenin arkasında, çalmaya başladı. Perde arkasından yapılan seçmeler o sıralarda Avrupa’da pek yaygın değildi fakat adaylardan bir tanesi Orkestra üyelerinden birinin oğlu olduğu için bu şekilde yaparak seçmelere gölge düşürmeme kararı almışlardı.

Sıra bayan Conant’a geldiğinde perdenin arkasındaki yerine aldı ve Ferdinand David’in Konzertino
for Trombone parçasını çalmaya başladı. Bir notayı eksik çaldığında aklında “Buraya kadarmış” düşüncesi geçti ve şarkı bittiğinde sahne arkasına giderek eşyalarını toparlamaya başladı.

Abbie salonu terk ettikten sonra, Filarmoni müzik yöneticisi Sergiu Celibidache, “İstediğimiz işte bu!” diye bağırdı. Çalmak için sırasını bekleyen 17 kişi apar topar evlerine yollandı ve hemen jüriden birisi sahne arkasındaki Conant’ı perdenin önüne getirmeye gitti.

Perdenin arkasından çıkıp Jüri’nin tam karşısına geçen Abbie’nin duyduğu ilk söz, Türkçe’de “Yok artık daha neler!” anlamına gelebilecek, Bavyera şivesiyle söylenmiş “Was ist’n des Sacra di! Meine Goetter! Um Gottes willen!” kelimeleri oldu.

Herkes Herr Conant beklerken, karşılarına bir Frau Conant çıkmıştı :)

(Not: Almanca’da Herr kelimesi Bay, Frau kelimesi de Bayan anlamına gelir)

O zamanki (ve belki hala da süren) anlayışa göre Trombon erkeksi bir çalgıydı ve hiç bir kadın Trombonu bir erkeğin çaldığı gibi çalamazdı. Fakat gerçekte aslı olmayan bu varsayım, bu önyargı, perde arkasında çalan “çelimsiz” bir kadın tarafından 5 dakikada yerle bir edilmişti.

Düşünmeden Düşünebilmenin Gücü

Yukarıdaki hikayeyi Malcolm Gladwell ‘in Düşünmeden Düşünebilmenin Gücü (Blink – The power of thinking without thinking) kitabından alıntıladım. Ben kitabı bir kaç sene önce orjinalinden okumuştum fakat dün bir kitapçıda Türkçe çevirisini de görünce kitabı tekrar karıştırırken unuttuğum bu hikayeye rastladım. Gladwell, doğru bir şekilde yaptığımızda, önsezilerin ve varsayımlarımızın ne kadar güçlü birer araç olabileceğini anlatıyor. Diğer yanda, Abbie Conant’ın hikayesinde olduğu gibi, sebepsiz yere yerleşmiş ve kabul görmüş bir varsayımın (kadınlar Trombon çalamaz) nelere yol açabileceğini de anlatmış.

Gerçeklik Kontrolü

İki kelime vereceğim ve bunların üzerine sırayla düşünmeni istiyorum. Özellikle nelerle çağrışım yaptıkları hakkında:

1) Asker

Önce kendin düşün

.

.

.

Benim ilk aklıma gelenler: disiplin, savaş, silah, emir, soğuk,…

2) Anne

Yine önce kendin düşün

.

.

.

Benim ilk aklıma gelenler: şefkat, özveri, sevgi, duygusal,…

Peki asker bir anne

Bir insanı evde çocuğuyla veya sokakta üniformasıyla gördüğümüz o ilk anda yaptığımız yorumların, yapıştırdığımız yaftaların ne kadarı gerçekten gerçek

Sezgilerimiz, tecrübelerimiz hayat hakkındaki varsayımlarımız bize hep yol gösterir. Fakat aynı Orkestra seçmelerinde olduğu gibi, perdeyi ne zaman çekmek gerektiğini bilmek çok önemli.

Kulağının karar vermesi gereken bir şeye gözlerin karar veriyorsa, o zaman varsayımların sana (ve herkese) yarar değil zarar veriyor demektir.