Eleştiri-Motivasyon ve Mercimek Köftesi

Diyelim ki uğraşıp güzel bir ziyafet hazırladınız. Yemeğe bir sürü arkadaşınız geldi, bir güzel ziyafet çekildi. Herkes yemeklerden övgüyle bahsediyor, eline sağlıklar, tarifini verseneler havada uçuşuyor. Bu arada birisi yarım ağızla “mercimek köftesi güzel de biraz maydanozu az mı olmuş sanki” deyiveriyor. Öbür taraftan birisi de çorbayı yarım bırakmış, yandakine “çok tuzlu değil mi bu” diye sormasın mı!

Bu durumda hemen olumlu sözleri, övgüleri bir kenara atmaya meyilliyizdir. Sanki onların tek amacı gönlümüzü hoş tutmak, yoksa gerçekten yemekleri beğendiklerinden değil. Ama o eleştirenler, işte onlar gerçeği söylüyorlar, beceremedim. Zaten ben kim oluyorum da milleti yemeğe çağırıyorum.

Eleştirilmekten kimse hoşlanmaz. Ama eleştiri karşısında yıkılıp dökülmemek için şu üç noktayı akılda tutmakta fayda var:

1) Aldığınız övgüler de eleştirler kadar değerli ve doğrudur. Eleştirileri ciddiye aldığınız ölçüde övgüleri de ciddiye alın. Eğer övgünün nezaketen (Türkçesi: yalandan) yapıldığını düşünüyorsanız bile, o zman da bu o insanın size yalandan övecek kadar çok değer verdiği anlamına gelir ki bu da övgünün gerçek olması kadar iyi birşeydir aslında.

2) Eleştirilerin büyük çoğunluğu gerçeği değil, eleştirenin bakış açısını yansıtır. Belki Adıyaman’da (attım) mercimek köftesi bol maydanozlu yapılıyordur, o da öyle alışmıştır.

3) Eleştirileri üstünüze almayın. Siz mercimek köftesi değilsiniz.

İşaret Parmağı Sendromu ve Kendine Güven

Geçtiğimiz Pazar günü 3.5 yaşındaki kızım Nehir’le çocuk parkındaydık. Şu büyük dönen, boruya benzeyen kaydırakların olduğu bir parka götürdüm.

Genel olarak kızıma oldukça az müdahalede bulunurum, bir şeyi yapmak isterse izin veririm, istemezse zorlamam. Bu yaşlar kişilik oluşumu ve özgüvenin gelişimi için son derece önemli olduğu için, genelde destekleyici ve cesaretlendirici bir rol üstlenmeye çalışıyorum.

Kaydıraklar oldukça yüksek olduğundan doğal olarak çıkmak istemedi ilk başta. Sonunda bir ara diyalog şuna döndü:

- Hadi kızım korkma, çıkabilirsin,

- Baba sen de gel

- Kızım orası çocuklar için

- Olsun baba sen de gel, beraber kayalım

- Kızım kendin kayabilirsin, bak diğer çocuklar da kayıyor

- Babaaaa sen de geeell

Baktım kaçış yok, bizimkinin de tek başına kaymaya niyeti yok, beraber yukarı çıktık. Nehir’i kucağıma aldım ve beraberce kaydık aşağıya.

Bizimkisi çok sevindi, her sevindiğinde yaptığı gibi heyecanlanıp hızlı hızlı konuşarak „Hadi baba bi daha kayalım“ demeye başladı.

Tekrar çıktık yukarıya ve bir daha kaydık.

Daha sonra pek beklemediğim bir şey oldu, „Babacım sen şimdi burda dur, ben tek başıma kayayım.“ dedi Nehir.

Muhtemelen en başta belki korktu, belki yapabileceğinden emin olamadı, belki önce güvenli olduğundan emin olmak istedi. Daha sonra da kendine güveni gelince kendisi yapmak istedi ve yaptı da :) Sonra neredeyse 1 saat boyunca bir aşağı bir yukarı oynadı durdu.

O zaman aklıma, çocuklarını bağıra çağıra denize atıp yüzme öğretmeye çalışanlar geldi. Büyük ihtimalle zavallı çocuklara kendi rahat ettikleri gibi davransalar, çocuk kendiliğinden suya girecek.

Bu küçük anekdotu biraz daha genelleyebiliriz diye düşünüyorum. Bizim hikâyemizde, ben o kaydırakların güvenli olduğunu, Nehir’in de kolaylıkla yukarı çıkıp güvenli bir şekilde aşağıya kayabileceğini, kendimden %100 emin olarak biliyorum. Zaten bu kadar emin olmasam, tek başına kaymasını da istemezdim. Ama bunun böyle olduğunu asıl bilmesi gereken kişi, yani kızım, bilmiyor. Bunu öğrenmek için de benim önerdiğim yolu (Hadi çık da tek başına kay) değil kendi yolunu (Önce beraber kayalım) kullanmak istiyor.

Ben buna işaret parmağı sendromu diyorum. Bu sendromu yaşantımızın her yerinde görebiliriz. Aklımızdaki doğru her neyse onu gösterir; hafifçe bir-ileri bir-geri hareket edip tehdit eder işaret parmağımız. Bazen bizizdir işaret eden bazen de başkası bize doğru yolu gösterdiğini düşünür. Çoğunlukla da bizim iyiliğimiz için. Tıpkı benim hikayemde, kızının iyiliğini isteyen bir babanın yaptığı gibi.

„Beni dinle ve gösterdiğim gibi yap“ yaklaşımı çoğu zaman kolayımıza gelir, özellikle de ilkokuldan, asker ocağına hatta üniversiteye kadar emir-komuta altında yaşamaya alış-mış bir ulusun evlatları için.

Ama insanı geliştiren ve özgür kılan „Kendine güven ve öğrendiğin gibi yap“ olabilir mi

Suyu Hisset

 

Fotoğraf: Xuthiensun

 

Iki genç balık yüzerken yaşlı bir balığın yanından geçerler. Yaşlı balık, “Günaydın delikanlılar, su bugün nasıl” der. Genç balıklar diğerinin yanından geçip giderler, ama sonra birisi geri dönüp yaşlı balığın yanına gelir ve sorar “Su da ne” (David. F. Wallace)

Etrafımızı kaplayan, heryerde gördüğümüz şeylerin farkına varmak sandığımızdan çok çok çok daha zordur.

Su, etrafınızı kaplayan herşeydir. Mesela arkadaş çevreniz, mesela işiniz, mesela içinde yaşadığınız kültür. Sigara tiryakiliği, aşırı yemek, hareketsiz hayatımız, TV karşısında çöpe giden saatler yada mutsuz iş hayatınız, idare eder birlikteliğiniz, çocuğunuzu yetiştirme şekliniz.

Her sabah yaptığın işe gitmek için arabaya bindin, çalıştırdın ve gaza bastın. Her sabah dinlediğin radyoyu açtın ve yolda giderken bir ara radyodaki müziğin yada haberin çoktan bittiğini ve son beş dakikadır reklam dinlediğini fark ettin. Az ilerideki trafik lambası sarıya döndüğünde acaba geçermiyim diye düşünüp gaza bastın yada nasıl olsa geçemem deyip frene. Senden önceki araba geçti, sen lambaya takıldın yada sen geçtin senden sonraki takıldı. Öndekine küfür ettin az daha basmadı gaza diye yada arkadaki sana küfürü bastı. Trafikte yarım saat harcayıp işe geldin, güzel bir parkyeri bulup sevindin yada kapıya en uzak park yerine park edip sinirlendin. Tıpkı dünkü veya yarınki gibi.

İşte su böyle bir şey.

Suyu fark etmek oldukça zordur çünkü etrafa daha iyi bakarak onu göremezsin. Suyu görmenin, fark etmenin tek yolu, suyun dışına çıkmaktır. Hayatta alıştığın şeyleri yapmaya bir süre olsun ara vermek ve olan biteni gözlemek gibi.

Bu gerçekten zor iştir. Ama imkansız değil.