Arşiv | Mayıs, 2012

Öfkeliyim, öfkelisin, öfkeliyiz…

Öfkeyi kontrol altına almak…

Öfke bir duygudur. Diğer duygular gibi, bir kez ortaya çıktığınında zihin üzerinde güçlü bir etkiye sahip olur.

Bazı duygular diğerlerinden daha baskındır. Hızla ortaya çıkar, doğaları gereği belirli eylemlere yönelirler. Öfke de bu baskın olanlardan biri. Kişiden kişiye değişse de, öfke duygusu, genellikle bağırıp-çağırmak, çevredeki bir şeyleri kırmak(ah o cep telefonları :) ), hakaret etmek v.s. gibi eylemlere yöneltir.

Bir duygu olarak öfkeyle ilgili pek çok şey yazıp-çizebiliriz. Ben bu pek çok şey arasından önceliği pratik yöntemlere vermek istiyorum.
Herkesin bir tahammül seviyesi olduğu ön kabulu ile başlayalım. Kimi için garsonun gereksiz yere bekletmesi ya da herhangi bir sırada birinin kaynak yapmaya kalkışması bu tahammül seviyesini zorlayabilirken, kimi için yalana muhatap olmak, dalga geçilmek, aldatılmak, dolandırılmak v.s. bu tahammül seviyesini geçebilir. Bazıları birkaç farklı olayın üst üste geldiği durumlarda, tahammül seviyesini geçebilir.

Böylece ilk yöntemin amacı yavaş yavaş ortaya çıkmaya başlıyor; Tahammül seviyesini yükseltmek. Burada bir içe dönüş, farkındalık v.s. gerekmiyor. Sadece öfkeli biriysen, tepkilerini bariz şekilde azaltacak olan basit bir uygulama. Peki nasıl yapılır, buyrun alt paragrafa :)

 

1- Öfke patlamalı ve aniden ortaya çıkan bir duygu olsa da, yine de birkaç ön sinyali var. İlk olarak eğer içine gireceğin durum/ortam v.s. nin seni öfkelendirebilecek bir şeyler içerdiğini biliyorsan bu başlı başına bir avantaj, yok beklenmedik bir durumsa, ellerinin gerilmesi, bedeninin kasılması gibi gayet fiziksel geri bildirimleri yakalayabilirsin. Bunu yakaladığında sadece nefes al. Derin ve yavaş biçimde dört ya da beş derin nefes al ve ver, biyokimyacılar gayet iyi bilir, oksijen kafa yapar :) Bedensel durum genelde duygusal dünyanın etkisinden baskındır, derin nefes ile gevşeyen bedenin zihin üzerindeki etkisi, öfkenin vereceği kaç ya da savaş gerilimine üstün gelecektir.

2- Gülümsemeye çalış. Özellikle sosyal bir etkileşim içindeysen bunu yap. Gayet basit bir nedeni var, hafif hafif kızmaya başladığında, bunu diğerleri görürse, pek çoğu içgüdüsel olarak gerilir, bu gerginliği algıladıkça sen daha çabuk sinirlenirsin (gayet doğal bir yapının sonucu, organizmanın bir savunma taktiği). Oysa gülümseyerek, büyük ihtimalle sosyal ortamdaki diğer insanların daha az gergin olmalarını sağlayarak, alacağın geribildirimi değiştirmiş olursun. Tek başına olduğunda ise gülümseyerek, öfke ile tezat oluşturan bir davranış sergilemiş olursun ki, bu ikilem, söz konusu duygunun etkisini kırar. Teorik sebeplerini boşver, bu çalışan bir model, inanmıyorsan denemesi bedava ve yan etkisi de yok!.. :)

3- Ön sinyalleri alır almaz, dikkatini bilinçli olarak başka bir şeye yönlendir, bir nesne de olabilir, bir düşünce de, bir tekerleme de… Ne olduğu çok mühim değil, buradaki esas prensip, öfkenin de diğer pek çok duygu gibi kosantre olmuş bir biliç üzerinde etkisini tam anlamıyla gösterememesi. Bundan lehimizde faydalanmış oluyoruz. Eğer sosyal bir etkileşim halinde isen, seni bilinçsizce kızdıran ya da kasten kışkırtan muhatabının/muhataplarının sözlerine dikkat kesil, ironik bir şekilde seni kızdıran söz/davranışa dikkatini yoğunlaştırdığında, yukardaki prensip gereği, öfkenin etkisi azalır ve tahammül seviyesinin epey bir altına düşer. Özeelikle “ne diyor”, hangi “kelimeyi” seçti, sözünün neresini vurguluyor, ses tonu nasıl, konuşurken duruşu nasıl gibi hap misali hazır bir kaç soruyu kendi kendine hemen sor. Bunun da denemesi bedava… :)

4- Komikleştir. Seni öfkelendiren olay/davranış/muhatap ile ilgili komik bulabileceğin herhangi bir detay varsa, bunu zihninde belirginleştir. Uygulamak için yukarıdaki önerilere göre biraz daha zahmetli, bir parça ustalık gerektiriyor. Bunun anlamı da, üzerinde çalışmak ve egzersiz yapmak demek. Yani denemesi bedava değil, emek vermelisin. Bence vereceğin emeğe değecektir…

5- Kafein gibi uyarıcı maddeler içeren içecek ve yiyecekleri beslenmende azalt. Bunları kimyasal yapın üzerindeki etkisi, öfke eşiğini aşağı çeker. Azaltırsan, tahammül seviyen daha yukarıda kalır.

Bu saydıklarımız, ne “öfke” duygusunu ne de “öfkelendiğimizde” ortaya çıkan davranışları değiştirmez. Sadece tahammül seviyemizi yukarı çekerek, gün içinde pek çok defa öfkelenmek yerine bir kaç defa öfkelenen bir insan olmamıza katkısı olur. Bence bu da, az bir zahmet karşılığında hayli değerli bir kazanım, bu sebeple yazıya bu önerilerle başladım. Gelelim tavşan deliğinin daha derin yerlerine…

Sorun şu; öfke günümüzün karmaşık sosyal etkileşimleri, ticari yaşamı hatta iç dünyamızdaki dinamiklarin dengesi açısından, eskisi kadar faydalı değil. Çıplak doğadaki bir insanın işine yarayan savaş-kaç taktiklerinden daha farklı bir şeye ihtiyaç duyuyoruz. Bu ihtiyaca rağmen yine de öfkemiz ve öfke sonucu ortaya çıkan davranışlarımız var. İşin bu kısmında, şu sıkıcı olan iç görü ve farkındalık kısmı başlıyor :) Bunun anlamı da yazı biraz daha uzayacak, bir parça daha sıkıcı olacak ve gayet de yoracak… :) Ben baştan söylüyorum!

Ön kabullerimizden başlayalım: Öfkeyi ortadan kaldıramıyoruz, öfkelendiğimizde ortaya çıkan davranışlar çok hızlı tetikleniyor, bilinçli olarak müdahale edemiyoruz. Öfkelenmemize sebep olan durum/olay/kişi v.s. belirli ortak noktaları paylaşıyorlar.
Bu ön kabullere göre, öncelikle bu “ortak noktaların” kişisel olarak, kendimize dürüst davranarak ortaya konması, akıl ışığında değerlendirilmesi, mantıksız olanların yerlerine mantıklı düşüncelerin kelimelere dökülerek net biçimde ifade edilmesi, içselleşebilmesi için, konsantre olarak üzerlerinden tekrar geçilmesi, geçmişte öfkelendiğimiz deneyimlerden bazılarının, bu yeni “mantıklı” düşünceler ile tekrar değerlendirilmesi gibi zahmetli bir işe girişmek gerekiyor. Bu sonraki aşamanın ön şartı olsa da, sadece bunu yaparak, uygulamada çok değişiklik beklemeyin. Kimi için haksızlığa uğramış olduğunu düşünmek, kimi için aptal yerine konmuş olduğunu düşünmek, kimi için beceriksiz olduğunu düşünmek, kimi için vasat olduğunu düşünmek, kimi için onaylanmadığını düşünmek, içe bakışta aradığı bu “ortak nokta” ya da ortak noktalardan biri olabilir. Bunu tespit edin ve mantıklı bir düşünce ile yenileyin.

Bunu yapmak için kendinize biraz süre verin. Benim önerim bu konu ile detaylı bir günlük tutmanız, öyle yıllarca değil, bir veya iki hafta kadar. Bu günlüğe, öfke hissetiğiniz zamanları, ayrıntıları ile olayları, aklınızdan ne geçtiğini, öfkelendiğinizde ne tepki verdiğinizi v.s. detaylı olarak kaydedin. Bu kayıtlara geri dönerek ortak noktaları tespit etmek kolaylaşacaktır.

Aynı kayıtlarda, dilerseniz yukarıdaki önerileri uygulayıp (şu 5 madde) ne derece fayda sağladığınızı da kaydedebilirsiniz. Böylece hangisinin daha çok işinize yarayabileceğini görebilir, hatta yazarken aklınıza gelebilecek başka yöntemleri de ekleyebilirsiniz.

Öfkelenmemize sebep olan düşünceleri de keşfedip, saçma sapan olanlarını akıl ışığında apaçık yakaladıktan ve de onları yerle bir edip, zihnimizdeki denklemde daha mantıklı açıklamalara yer verdikten sonra, hem tahammül seviyemiz yükselmiş, hem de yaşayabileceğimiz pek çok olay, artık öfke duygusunu tetikleyebilme gücünü kaybetmiş olacak. Ancak yine de zaman zaman öfke hissedeceğiz ve hala öfkelendiğimizde ortaya çıkan davranışlarımız sabit. Şimdi bunun üzerine de bir şeyler paylaşmak istiyorum.

Pek çok davranışımız, genetik yapımızla birlikte gelmiyor. İçinde yetiştiğimiz kültürün, benimsememizi istediği davranışlar olsun, yaşam sürecinde karşılaştığımız olaylara verdiğimiz tepkiler ile kazanımlarımız/kayıplarımız sonucunda, çok da farkında olmadan zihnimizde oluşan ön kabuller ve şartlanmalar sonucu olsun, gayet farkında ve bilinçli olarak belirli bir ortama uyum sağlamak amacı ile edindiğimiz davranışlarımız olsun, içinde bulunduğumuz eğitim sistemlerinin ödül ya da ceza yöntemi ile bizde oluşturduğu davranış modelleri olsun, hepimizin geniş bir “öğrenilmiş davranış arşivi” var. Ya da en azından geniş olduğunu umuyorum diyeyim. :)
Bu davranışlar belirli bir duygu ile dolaysız bağlantılara sahipler, öyle ki söz konusu duygu ortaya çıktığında, kendisini ortaya çıkaran sebepten ya da sebeplerden bağımsız olarak zihnimiz üzerinde güçlü bir etkisi oluyor, bu güçlü etkinin sonucunda da, arada bir düşünme ve karar verme süreci olmaksızın, otomatik diyebileceğimiz bir şekilde “davranış arşivindeki” bağlantılı olduğu davranış modelini ortaya çıkartıyor ve kendimizi “yaparken” buluyoruz.! Öfke duygusunda, bu çok daha hızlı ve fark edilmesi daha zor biçimde gerçekleşiyor. Bu yüzden bağıran, sinir krizi geçiren, şiddete başvuran, sakinleştiğinde “sinirlenince kendimi kaybediyorum, aslında ben öyle biri değilim” diyen insanlar görüyor, bazen de onlardan biri oluveriyoruz!

Öfkelenince düşünmek pek mümkün olmadığına ve de bilinçli kararlar vermeye güvenmek biraz şansı zorlamak olduğuna göre, bu otomatikleşmiş davranışları değiştirmek pratik dünya açısından işe yarayacaktır.

Biraz zor, kabul ediyorum, fakat buraya kadar sıklmadıysan ve hala okuyabiliyorsan bence gerisini de yapabilirsin :)

Bir davranış modelinin nasıl oluştuğunu açıklayan pek çok psikolojik kuram var. Hepsi de belirli varsayımlar altında çalışan modellere dayanır. Bu modeller, bilimselliğin gerektirdiği gözlem, hipotez, test v.s. süreçlerine göre hazırlanmış olduğuna göre, işimize yarayanlar kavram ve tekniklere sırtımızı dayayabiliriz :) Şimdi var olan bir davranış modeline (bağırmak/küsmek/kavga etmek/sessizliğe gömülmek/savaşmak/kin beslemek/kendine zarar vermek v.s.) karşılık yapay bir süreçle başka bir davranış modeli hazırlayıp yine yapay şekilde “öğrenilmiş davranış” arşivimize yerleştirmemiz gerekiyor. Biraz garip görünüyor değil mi Hatta, belki de saçma Büyük bir ihtimalle saçma olduğunu düşünenler olmuştur, onlardan biriysen, devam etmeden önce bunu açıklığa kavuşturalım. Bugün için davranış modellerin; hani arkadaşlarına karşı nasıl davrandığın, ofiste insanlara karşı nasıl davrandığın, yanlış bulduğun bir konudaki takındığın tavrın, sevgiline yaklaşma biçimin, hatta oturuş ya da yürüyüş biçimin v.s. sana hazır olarak mı geldi, ilham yoluyla mı edindin, yoksa deneme-yanılma, özenme, kazanımları ile pekişme, kayıpları ile azalma gibi prensipler ışığında adım adım mı oluştu Mesela iş ortamında bir şeyler yaptın, sonucunda bir şeyler oldu, bu sonuçlara göre, kısmen bilinçli kısmen bilinçsiz bazı davranış modelleri “davranış arşivine” yerleşti, belirli duygularla bağlantılı hale geldi :) İşte öfke duygusu ile de bağlantılı hale getireceğimiz bir davranış modeline ihtiyacımız var.

Baştan bir uyarı, üst paragrafta “hafiften bu yazı saçma” gibi bir düşünceye kapıldıysan ve düşüncen devam ediyorsa, aşağıda göreceli olarak daha da uçuk yazacağım konusunda seni uyarmalıyım :) Ayrıca sıkıcılık konusunda da pek bir şey değişmeyecek, bunu şimdiden bil de, sonra kulaklarımı kötü kötü çınlatma :)

Gelelim esas mevzuya, bu “davranış modeli” oluşturma önerim ve bunu belli bir duyguyla ilintilemeye dair tavsiyemi sadece öfke için değil, başka duygularla ilgili değiştirmek istediğin davranışların için de uygulayabilirsin. Önce öfkelendiğinde rol-model olarak alabileceğin biri varsa, bunu kullan. Elinde hazır bir davranış modeli var demektir. Annen, baban, kardeşin, bir arkadaşın, en azından modelleyeceğin davranışı yeterince ve farklı durumlarda uygularken gözlemleyebileceğin biri olması yeterli. Değişik kişilerin davranış modellerine bakıp, yeni bir bileşim de tasarlayabilirsin. Unutma onlar da bu davranışları bir şekilde bilinçli ya da bilinçsiz olarak oluşturdular. Yüksek şahsiyetlerinin sonucunda akıl ermez ilahi varlıklardan hediye olarak almadılar! Bunu yapay bir süreçte tekrarlamak, seni senden başka biri haline getiren bir özentilik değil, mevcut olan ve halihazırda çalışan zihinsel bir sistemin ilkelerini bilinçli olarak kendi lehine kullanmaktır. Böyle model alabileceğin biri ya da birileri yoksa, basit sorularla seni öfkelendiren durumun içerisinde neler yapmış olsan, öfkelenmene sebep olan esas sebeple ilgili bir çözüm sağlayabilirdin ve bu yapabileceklerinden hangisi senin için sonrasında başka sorunlar getirmezdi Mesela seni kızdıran art niyetli bir kişinin sözleri kalbine ok gibi saplanırken, başını gövdesinden ayırmak kesinlikle bir çözüm gibi görünebilse de, devamında pek çok hukuki ve sosyal problem getirecektir :) Aklına gelecek tepki biçimlerini, bu sorular ile asit testine sokarak ideale yakın bir davranış modeli oluştur. Bu davranışın senin uygulayabileceğin bir davranış olup olmaması yönündeki sorgulamaları mantıklı yap; Demek istediğim, kendine sorarak ya da model alarak, örneğin “sessiz kalmanın” sence ideal bir davranış olduğuna karar verdin diyelim, “ama ben sessiz kalamam ki, yapıma aykırı” gibi itirazlarla bunu eleme. Onun yerine söz konusu davranışın senin kişisel değerlerin, içinde yaşadığın kültür v.s. ile uyumlu olup olmadığını dikkate al. Tabii bu daha da farklı ve hayli de derin bir konu, bu yazının amacı açısından, sadece şunu belirtip geçeyim: eğer sağ duyuya, ortak kültüre ve toplumun/hukuğun, suç/ayıp olarak kabul edeceği bir şeye yönelmiyorsan, içsel dinamiklerin açısından o şeyi yapabilirsin, rahat ol. Denemesi bedava :)

Bunu daha düzgün ve tutarlı yapmak için değerlendirmelerini, iç gözlemlerini, örnek aldığın ya da tasarladığın davranış modelini/modellerini yazılı hale getirebilirsin. Yukardaki günlük tutma önerisi içerisin de buna da yer verebilirsin. İşin bu kısmı, yani örnek seçme ya da tasarlama kısmı kişisel alanında kalacağı için daha fazla detaya girmiyorum. Davranış modeline karar verdikten sonra, bunun içselleşmesi ve otomatik hale gelmesi konusuna geçelim. Bunun için pek çok yol bulabilirsin, ben bence en pratik olduğunu düşündüğüm yöntemi paylaşacağım, tabii ki bu da diğer önerilerim için de geçerli olduğu gibi tek ve biricik yol değildir, değiştirebilir, zenginleştirebilir, eleyebilir, alternatif oluşturabilirsin.

Oluşturduğun davranış modelini önce hayali dünyanda uygula. Sessiz, sakin ve bölünmeyecek biz zaman aralığı yakala ve detaylı bir şekilde öfkelendiğin bir “anı”nı hatırla, şu bahsettiğimiz ön sinyalleri, olayda tam olarak ne olduğu, tam olarak ne düşündüğün gibi detayları es geçme, bunun için günlükte tutacağın kayıtlardan da yararlanabilirsin, halihazırda var olan otomatik davranışının sebep olduğu kayıpları da tekrar gözden geçir, şimdi hayalindeki bu senaryoda, mümkün olduğu kadar detaylardan kopmadan, yeni davranış modellerini uygula, kendini üçüncü kişi olarak görerek değil, bire bir yapıyor gibi, hatta uyguladığın kısmı ayna karşısına geçerek yap, bir söz öbeği kullanacaksan bunu sesli yap, söz konusu anıyı düşünürken bile belli belirsiz oluşan öfkeyi hissederken, bilinçli olarak yeni davranış modelini uygulamaya çalış, kısa bir süre devam et ve bırak. Aynı şekilde detaylı olarak, ister aynı anı için, ister başka anılar için bunu birkaç defa tekrarla ve bırak. Biraz da fantezi (masum olanlarından) ekle, gerçekten öfkeleneceğin bir kaç durumu hayal et, bu durumlar karşısında yeni davranış modelini uygula, bırak komik görünsün, inan ki mevcut davranış modellerini kazanırken de, sen farkında olmamış olsan da, pek çok defa komik görünmüştün :) Bunu da bir kaç defa tekrarla ve bırak, zorlama.

Bundan sonra birkaç hafta boyunca öfkelendiğin her durumda yeni modeli bilinçli olarak uygulamak için bir fırsat olarak gör, ilk başta becerebilirsen harika, beceremezsen sakın vazgeçme, yeterince başarılı olamadığın durumları hayalinde olmasını istediğin davranış modeli ile tekrarla, yaklaşık olarak (hayali denemeler de dahil), 30 civarı tekrardan sonra yeni bir davranış modelini “öğrenilmiş davranış arşivine” eklemiş olcaksın. İnsan zihninin öğrenme sürecinin ilkeleri ile alakalı olarak, bunun içselleşip otomatik hale gelmesi de dört beş haftayı bulacak. Her denemede öfke ile bağlantıyı yapay olarak da olsa kurduğun için bu dört/beş haftalık sürenin sonlarına doğru otomatikleşmeyi kendin de gözlemleyebileceksin. Yine de hali hazırda yıllardır tekrarladığın için kemikleşmiş bir davranış modeli de olacağı için zaman zaman geri dönüşler yaşayabilirsin, bunun önüne geçmek istersen, tek yapman gereken, şu “hayal” işini daha yoğun ve daha sık gerçekleştirmek.

Zamanında müdürünün başından aşağı ana sıcak tabağını dökmüş, trafikte biliyor olduğundan bile haberi olmadığı pek çok renkli(!) ifadeyi kullanmış, güzelim cep telefonlarını telef etmiş biri olarak, yukarıdakiler denenmiş ve başarılı olmuştur diyebilirim :)

NOT: Bu uzun yazının sonuna kadar gelebildiysen seni içtenlikle tebrik ediyorum :) Lütfen ayrılmadan önce yorumunu bırak, özellikle bu, sence işe yarar bir paylaşım mı, yoksa pratik ya da denenebilir bulmadın mı, bunu belirt lütfen.

 

Apik

Tamamını oku · Yorumlar { 1 }

Bedenine İyi Davran

Bunu mecazi anlamda söylemiyorum. Gerçekten bedenine iyi davranmalısın.

Duygu durumun ile bedenin arasında bir ilişki var. Heyacanlandığında bedenin tepki verir, kalp atışların hızlanır, eğer kalbine iyi davranmamışsan bu “heyecanlar” seni coşkuya değil, hastaneye taşıyabilir. Mutsuz hissettiğinde, önceki yazılarımdaki tavsiyeleri ya da başka önerileri denemek isteyebilirsin, ancak yeterli ve kaliteli uyumuyorsan, mutsuzluğun olumsuz etkisi ile uykusuzluk el ele verip muhakemeni etkiler, uygulamaya geçmekte zorluk yaşarsın, hatta kararlarını bile net veremezsin!

Bedenlerimizin belirli bir iyileşme ve yenilenme kapasitesi var, sen aksine hareket etsen bile, bedenin zehirli kimyasalları uzaklaştırmaya, bakterilerle kah uzlaşıp kah onları yok ederek mekanizmayı korumaya, mekanik yıpranmaları gidermeye çalışıyor. Ancak bu kapasitenin doğal bir sınırı var. Potansiyeli sürekli meşgul edersen, hastalıkların/sakatlıkların giderilmesini hem uzatır hem de zorlaştırırsın. Uzun süren hastalıklar ve sakatlıklar, seni pek çok mutluluk verecek deneyimden mahrum bırakabilir. Hem senin hem de çevren için başlı başına bir hüzün kaynağına dönüşebilir. Öyle zamanlar var ki, bu hüzünle de baş etmek, ona rağmen mutlu olmayı başarmak yaşamın bir gereği oluyor. Fakat bu engel olamadığımız “gerekliliğin” dozunu ve sıklığını, bedenimize kötü davranarak artırmaya gerek var mı

Bedenimize iyi davranmak ne demek peki Ayna karşısına geçip, kendi yanağımızdan makas alırken fıstık/yakışıklı falan mı diyeceğiz :) Seni neşelendiriyorsa yapabilirsin de, mahzuru olacağını sanmam :) Fakat gerçek yararı pek net değil. Yararı konusunda daha net olan bir şeyler yapmak lazım.

Bedenin dengesini korumaya yardımcı olabilecek uygulamaların üç ana başlıkta toplanabileceğini düşünüyorum. Fiziksel(beslenmek, egzersiz,uyku), zihinsel(mutsuzluktan korunmak için tüm teknikler) ve düzenli tıbbi kontrol. (Başka başlıklar eklenebilir-çıkarılabilir, tamamen keyfinize kalmış )

Aslında burada ilk başta göze çarpmayan bir kısır döngü var. Eğer bedenine iyi davranmazsan mutsuzluk hissedebilirsin, mutsuz hissettiğinde bedeninin de gerek bağışıklığı gerek enerjisi azalır. Yani birbirini etkileyen parçalardan meydana gelen kısır döngü de bir şey kötü ise diğer değişkenleri de aşağı çeker. Neyse ki kısır döngülerin güzel yanı da parçaların birbirlerini etkilemesi :) Çünkü birbirini etkileyen pek çok parçadan her hangi birini iyileştirdiğinde, diğer parçaları da bir parça iyileştirmiş oluyorsun :) Öz gelişim açısından da mesele farklı değil, işin bir yerinden tut, tuttuğun yanda gelişim sürecindeyken diğer parçaların da potansiyelini artıyorsun. Az taş, çok kuş meselesi :)

Gelelim başlıklara;

Fiziksel uygulamalar, beslenmek, egzersiz ve uyku.

Bedenlerimiz ne yersek yiyelim, genetik mirasın izin verdiği ölçüde, hiç itiraz etmeden sindirmeye çalışıyor. İtiraz etmiyor diye, becerisinin sınırlarını zorlamaya gerek yok. Makul ölçülerde yemek ye, sindirmekte zorlandığın gıdalar varsa onları yeme! Her besin maddesinin aynı zamanda kimyasal bir bileşik olduğunu hatırla, bedenin üzerindeki etkilerini bil, mesela kahveni-çayını ne kadar içeceğini buna göre belirle. Besin maddeleri, onların hazırlanışları, uygun tüketim miktarları, korunulması gereken katkı maddeleri v.s. hakkında bilgi edin. “Bir beslenme uzmanı ol” demeye çalışmıyorum, fakat bir şarlatanın veya bir şirketin ticari gayeyle sunduğu bir öneriyi de ayırtedebilecek kadar bilgi edin. Ben bir kaç yayın takip ediyorum, fakat en samimi bulduğum Dr. Ahmet Aydın’ın kişisel sayfası. Linki de veriyorum: www.beslenmebülteni.com

Egzersiz konusu da çok önemli. Doğal yapımıza karşı durarak mutlu olmak pek kolay olmaz. Modern yaşam tarzımız “hareket etmek” anlamında doğal yapımıza uygun değil. E modern yaşamdan vazgeçecek de olmadığımıza göre, belirli egzersizlerden oluşan bir antrenman programı ile bu açığı kapatmak gerekir. Burada altını çizmek istediğim bir husus var, çünkü bu işin de beslenmek gibi bir piyasası var! Ben spor yapmaktan değil, egzersiz ve antrenmandan bahsediyorum. Vücut geliştirme, maraton, futbol, basketbol, tenis v.s. birer spordur, rekabeti vardır, sınırları-zorlaması vardır, ulaşılması istenen hedefleri vardır ve bu alanlardaki profesyoneller yüksek kuvvet/dayanıklılık/teknik seviyelerine rağmen her zaman sağlıklı insanlar da değildir! Amaç bedene iyi davranmak, spor müsabakası yapmak değil, ancak spor yapmak istiyorsanız, profesyonel ve güvenilir birinden bilgi alın öyle yapın.

Uyku, hem kaliteli hem de yeterli sürede olmalı. Gerek uyanmak gerek uykuya dalmakla ilgili şikayetleriniz olabilir, pek çok kişinin var, bir ucundan tutun, durumu biraz da olsa iyileştirmek, “tamamen iyi hale” getirebilmek için, işin geride kalan kısmını kolaylaştırır :) (Erken uyanabilmekle ilgili Çağdaş’ın şahane bir yazısı var, gözünden kaçmışsa mutlaka bak, daha önceden okuduysan ve uyanma sorunun devam ediyorsa tekrar göz at : Hem Erken Hem Zinde Uyan)

Zihinsel uygulamalar, duygu durumunu mutsuzluktan koruyacak olan her şey. Duygularını denetim altına almak, duyguları oluşturan süreçleri denetim altına almak, öz farkındalık ve iç görü kazanmak, olumlu duyguların etkilerinden faydalanmak…  Çünkü bedenle duygusal dünya arasındaki bağ tek yanlı değil. Evet biliyorum kısır döngü var. :) Kısır döngülerin iyi yanlarına bakalım :)

Düzenli tıbbi kontrol konusunu da yabana atmayın. Bedenimizin pek çok geri bildirimi olsa da, hatta aynadaki yansımana şöyle bir bakınca bir şeylerin yolunda olduğunu ya da olmadığını az çok söyleyebilecek olsan da, bunlara rağmen fark edemediğin ve orta ya da uzun vadede sana sorun olarak dönebilecek aksaklıklar olabilir. Bu aksaklıklar için zamlı tarifeden zaman ve enerji vermek yerine, doktorların ve laboratuar tahlillerinin avantajlarından yararlan! Kronik bir rahatsızlığın varsa, uzuv eksikliğin ya da ruhsal ağır bir rahatsızlığın varsa bununla uyumlu yaşamak için, bir uzmandan alman gereken önlemleri öğren ve bunları ihmal etme.

NOT: Mutlu olmak ya da mutsuzluktan korunmak için tüm değişkenlerin birbirleri ile ilgileri olan ve birini iyileştirirken diğer parçalar üzerinde de olumlu etki sağladığın bir yapı olduğuna göre; mutsuzluktan korunmak için her tekniği cephaneliğinde mühimmat olarak tutabilirsin. Fakat sadece tutmakla yetinme, uygula!

Apik

Tamamını oku · Yorumlar { 2 }

Mutsuzluktan korunmak üzerine…

 Zaman, sen bir şeyler yapsan da yapmasan da geçiyor. Onu durduramıyor, saklayamıyor, ritmini     değiştiremiyorsun.

Hiçbir şey yapmadan oturarak, doğana aykırı davranıyorsun. Hiçbir şey yapmadan durup, mutlu olabilmek  yogilere özgü. Sen bir şey yapmazsan, kendine sararsın.

O zaman, bir şey yap, her ne olursa olsun. Vakit kaybı olur diye endişelenme, hiçbir şey yapmayıp, kendine sarıp, dengesiz bir duygunun tesiri ile ızdırap içinde olmaktan iyidir.

Daha da iyisini istiyorsan, önceden plan yap. Hedefinin ve hedefe ulaşmak için her adımın açıkça tanımlı olduğu, yazılı olan bir plan olsun. Her adımı, bölünebilecek en küçük parçalara ayır, bir sersemin bile anlayabileceği şekilde, net talimatlardan oluşsun. Detaylı olsun. Bu planı adın-soyadın gibi ezbere bil.

Mutsuz hissettiğinde, bu plandaki net ve açık talimatları SORGULAMADAN ve ANLAM ARAMADAN uygula. Zaten hazırlarken sorgulamıştın, şimdi sadece yap. Detaylı hazırladığın hazır talimatları takip et. Zaten mutsuzken detaylarla tekrar uğraşma. Eğer varsa, fiziksel uygulamalara öncelik ver. Tüm dikkatini “ne gerek var”, “neden böyle yapayım ki”, “zaman kaybı!” demeden, uyguladığın adıma ver. İrade gücün ile kendini zorlayarak, istemeyerek de olsa, bir başlangıç yapınca, devamını getirmek kolaylaşacak. Bunu mutsuz hissettiğin bir kaç sefer daha tekrarladığında, bir alışkanlık kazanacaksın. Sonrasında ise, kendini mutsuz hissettiğinde, irade gücüne gerek kalmadan, alışkanlık olarak bir şeyler yapmaya başlayacaksın.

Bu sayede bir taşla iki kuş vurmuş oluyorsun :) İlk kuş, mutsuzluk ve daha ağır biçimi olan depresyonun etkisi, sen eyleme (herhangi bir eyleme) geçtiğinde azalır hatta kaybolur. Bu kim olduğun, nasıl bir insan olduğunla ilgili değil, insanın doğası, duygusal dünyanın dinamikleri ile ilgili. Yani bu ilke bende de, sende de çalışır. İkinci kuş ise; eyleme geçtiğinde, daha önce kendin için yararlı olduğuna karar verdiğin bir hedefle ilgili olan planını uyguluyor olduğun için, senin denetiminden bağımsız olarak akıp giden “zaman” kavramında bir avantaj yakalamış olursun.

 İYİ DE AMA…….

Kritik soru: “İyi, güzel de, mutsuzken planım gereği zihinsel konsantrasyon gerektiren ya da biriyle görüşmem gereken bir adım varsa ne olacak Zaten içimden bir şey gelmiyor, nasıl konsantre olacağım ya da adama/kadına nasıl tahammül edeceğim ” Alt paragrafa buyrun o zaman.

Başka bir adımı uygula, bir şey yoksa; iki kavramı yaşamımıza geçirerek bu meseleyi kolaylaştırabiliriz: Dikkat ve disiplin. Dikkati yoğunlaştırarak (ilk başlarda bunun için disiplin de gerekecektir) plana dönüp, zaten basitleştirilmiş ve küçük parçalara ayrılmış talimatları uygulamaya yoğunlaşabiliriz. Bu düz mantık sayesinde, motivasyonsuzluğa rağmen, irade göstermek kolaylaşacaktır.

“Arkadaş zaten dikkatimi veremiyorum, meselem bu!” diyorsan, devam edelim :)

 İÇSEL GÜÇ…

Hayatımızda bazı olaylar vardır, pek bir heyecanlı oluruz. Kimi sevgilisi ile buluşurken, kimi çok istediği işe girdiği ilk gün, kimi tatile çıkmadan önce işyerindeki son gününde, coşku ile ufak/büyük demeden meseleleri çözümler. Hızlı ve enerjik hareket eder, uzun yol kateder, trafikle yiğitçe boğuşur, asansör sırası çoksa zor olandan çekinmez, merdivenlere yönelir :) Sen de coşkulu hissettiğin bir “anı”nı hatırla ve kendine sorup, dürüstçe yanıtla: Böyle hissetmenin nedeni ne idi “Sevgili”nin kendisi değildi, çünkü bunu başka sevgililerde de hissettin/hissedeceksin, yeni işin mükemmel olması değildi, senin o işte beklentilerini bulabileceğin algısı idi, neydi o beklenti/ler Tatilin kendisi değildi, tatilde ne olacağını düşünmüştün ve bu neden sana mutluluk verecekmiş gibi gelmişti

Biraz uzun ve sıkıcı bir sorgulama, biliyorum. Sanırım iç görü kazanmanın en gıcık yanı, bunun uzun ve sıkıcı bir uğraşı olması. :) Sadece bir tavsiye olarak, bu sorgulamayı,  sessiz ve sakin bir zaman diliminde, önünde kahven (ya da çayın), kullanıyorsan sigaran (özgelişimin için bırakmak iyi bir mücadele olurdu) ve işin asıl sihrini katacak olan kısım, “tek başına” kalarak yapmanı öneririm.

Bazı yanıtlar ortaya çıkmaya başladığında (tabi bunların ne kadar “gerçek” oldukları da ayrı fakat önemli bir konu, çünkü mutluluğun “gerçeği” varsa, hani sınırsız tatmin, işte o, bu yanıtları da sorgulamaktan geçiyor, ancak bunun için yazmaya hazır değilim), bu yanıtlarla, şu planındaki hedefin arasında bir bağlantı var mı Hedefine ulaşmak bu “yanıtlarla”, yani zihninin bir yerindeki “mutluluk” denkleminin değişkenlerinden en azından biri ile uyumlu mu Bu uyumu, ilk bakışta saçma bile görünse, sesli olarak kelimelere dök, daha iyisi yaz, üşenme! Yapabiliyorsan aradaki bağlantıyı güçlendir, belirginleştir. Gerekiyorsa yapay ama mantıklı bir bağ yarat! Bu bağ, hedefin ile ilgili de coşku duymanı sağlayacak. Böylece  zihin üzerindeki muazzam gücü,  ortaya çıkış sebeplerinden bağımsız olan bir duyguyu (bu örnekte coşkuyu), müttefikin haline getirerek, ihtiyaç duyacağın dikkat, irade gücü, disiplin v.s. için limitsiz, dışa bağımlı olmayan, tamamen içsel bir kaynak bulmuş olacaksın. Bu kaynak ile planını uygulayarak, hem mutsuzluk/depresyon etkisini kır hem de hedefine doğru yol al.

 

Apik

Tamamını oku · Yorumlar { 12 }

Daha mutlu yaşamak için vazgeçmen gereken 5 şey

Hayattan daha fazlasını isterken, hepimizin otomatik olarak yaptığı şey daha fazlasını yapmaya çalışmaktır. Daha çok kazanmak, daha fazla gezmek, daha mutlu olmak, daha iyi beslenmek, daha çok tüketmek. Yine de bazı zamanlarda önemli olan almak değil vermek ve hatta vazgeçmektir. Hayattan daha fazlasını almak için, hemen şimdi vazgeçebileceğin neler mi var

Suçlamaktan vazgeç

Suçlamak, sorumluluk almamak için kullanılan bir savunma mekanizmasıdır. İşler ters gittiğinde, işte onun yüzünden demek kolay ve rahatlatıcıdır. Fakat uzun vadede son derece yıkıcı bir hale gelir. Hem seni, başarısızlık yada herhangi kötü bir olayda suçu başkalarına atan birisi olarak mimler, hem de karşındakini alçaltır. Suçlama, hem suçlayanın hem de suçlananın kaybettiği bir oyundur. En iyisi bu oyuna hiç başlamamak.

Yaranmaya çalışmaktan vazgeç

Başkalarını neyin mutlu ettiğini anlamaya çalışıp öyle davranmaya çalışmak, insanın enerjisini sürekli emer. Kendini olduğu gibi kabul edip, iyisiyle kötüsüyle kendini kucaklamak ise insanın özgüvenini artırır. Seni sürekli yargılayan ve eleştirenlerin aslında senin için çok da önemli olmadığını anlarsın.

Mağdur hissetmekten vazgeç

Her kötü şeyin zaten hep seni bulduğu, bahtsız ve şansız olduğuna olan inanç, sorumluluğunu ele alıp istemediğin şeyleri değiştirme gücünü yok eder. Evet, bazen başımıza kötü şeyler gelir, en iyi, en başarılı insanlara da olur, zaten kötü durumda olanlara da. Yaşam eşit davranmayabilir. Ama kendini sürekli bedbaht ve mağdur hissetmek, bu kötü olayları aşıp yola devam etme gücünü elinden alır.

Kendini alacaklı görmekten vazgeç

Eğer insanları senin için bir şey yapmaya mecbur gibi görüyorsan, şimdiye kadar çoktan defalarca öğrenmiş olacağın gibi, hiç kimse hiç kimse için bir şeyler yapmaya mecbur değildir. Hele ki yardım ettiğin insanların sana borçlu olduğunu düşünüyorsan, belki yüzüne gülüp senden hoşlanmayan bir çok dostun bile vardır. Zaten sahip olduklarına şükredip, başkalarının desteğini mecburiyet değil hediye olarak görmeye başladığında, hayat sana çok daha fazlasını verecektir.

Rol yapmaktan vazgeç

Günümüzde “mükemmel”e olan övgü, güzellik kraliçeleri, baklava karınlı erkekler, arabalar, evler, residanslar ve bunları pompalayan reklamlar tabiki bi hepimizi etkiliyor. Mükemmel görünmeye çalışıp, kusurlarımızı örtüp, her şeyi biliyor gibi davranmaya çalışıyoruz. Ama insanı insan yapanın gücümüzün yanında, duygularımız ve zayıflıklarımız olduğunu çoğu zaman unutuyoruz. Olmadığın birisi gibi görünmene gerek yok, çünkü zaten en mükemmel sen, gerçek sensin.

Başka vazgeçmek gereken neler olabilir

Tamamını oku · Yorumlar { 22 }

İş Mülakatlarında Başarı Sırları

Bir iş ilanına başvurdunuz ve mülakata gireceksiniz İnternette okuduklarınızı unutun, buraya buyurun.

Öncelikle, başvurduğunuz firmanın profiline göre kabaca iki tür mülakata girebilirsiniz:

(1) Gerçekten iş bilir, iyi eleman arayan, mülakatlarda deneyimli (İK) elemanları olan, muhtemelen büyük/çok uluslu firmalar.

(2) Ne aradığını bilmeyen, iş ilanına “esnek çalışma saatlerine uyum gösteren” yada “takım oyuncusu” yada “hem satın alma, hem de paketleme yapacak” gibi şeyler yazan, muhtemelen mülakat deneyimi de olmayan, karşıdakinin tipine göre yada az ücret isteyeni işe alan firmalar.

Eğer (2) tipindeki bir firmaya başvuru yaptıysanız, o zaman olay şov bizınıs. Güzel bi takım elbise, kravat (bayanlar için muadili), parlak ayakkabıları çekip, mülakat sırasında bol bol firmayı, patronu, ve kendinizi övün. Her işi yaparım deyip, yaptığınız her şeyi de abartın. Kendinizden emin bir tavır takının. Sonrasını da şansa bırakın. Varsa araya dayınızı, bi tanıdığı falan sokun. Allah yardımcınız olsun.

Eğer (1) tipindeki bir firmaylaysa işiniz, o zaman çok bir şey yapmanıza gerek yok. Zaten o kadar çok mülakat yapmışlardır ki, anlattıklarınızı biraz eşeleyerek sizin ne mal (iyi anlamda tabi ki :) ) olduğunuzu anlarlar. Eğer önceden bir şeyler hazırlayıp, ezberleyip giderseniz, onu da anlarlar. O yüzden sakin olun. Şu soruları düşünün ama ezbere bir yanıt hazırlamadan, sadece düşünün. Zamanı gelirse, soru gelirse konuşursunuz:

- Şu anda yaptığınız mesleği neden seçtiniz (Belki çocukluktan ilgi, belki baba mesleği, yada sadece sınav puanı)

- Başvurduğunuz firmayı neden seçtiniz

- Peki o pozisyonu

- Zorlanıp, daha sonra üstesinden geldiğiniz bir problem neydi

Mülakatlarda en önemli olan ise, yaptıklarınızı çok güzel karşıya aktarabilmektir. Üniversitede işletme klubüne üye olup okul kantinini işletip kar mı ettiniz Anlatın. Yazın Erasmusla Hollanda’ya mı gittiniz Onu da anlatın. Standart bir üniversite öğrencisindan beklenenden fazla ne var ne yok anlatın. Çalışkan mısınız Anlatın. Akıllı mısınız Çabuk mu öğrenirsiniz Üstüne üstüne bastırın. İnsan ilişkileriniz çok mu iyi Lider ruhlu musunuz Örnek verin.

Proje Yönetimi eğitimi aldığımda, eğitmenin şu lafı çok hoşuma gitmişti: “Hazırlık yapmayan, başarısızlığa hazırlanır”. Mülakatın hazırlığı da iyi bir özgeçmişten geçer.

Malesef iyi bir özgeçmiş (CV) yazmanın ne demek olduğunu anlamayan bir çok gencimiz, sırf bu yüzden mülakata bile çağrılmadan belki de çok uygun oldukları iş fırsatlarını kaşırıyor.

İyi bir özgeçmiş ne demektir

Aslında bir kaç basit bileşeni bar iyi bir CV’nin:

1) Başvurduğunuz pozisyonla ilgisiz olan hiç bir şeyin OLMAMASI, ilgili şeylerin ÖNE ÇIKARILMASI

Diyelim ki endüstri mühendisisiniz ve bir fabrikada kalite kontrol mühendisi pozisyonuna başvuruyorsunuz. Burada özgeçmişe yazacağınız “ISO 9001 semineri” size artı puan getirirken “Visual Basic Programlama” büyük ihtimalle etki etmez ve “Doğalgaz tesisatı kurulum belgesi” size eksi puan kazandırır (Ne alaka bu adam bu kursa gitmiş, yoksa ne iş olursa yaparımcılar dan mı ).

O yüzden üşenmeyip, her ilana özel CV yazmak, mülakatlarda da işinizi kolaylaştırır.

Son olarak, lütfen şunları yapmayın:

  • Bilgisayar bilgi kısmına MS Office, Windows yazmayın.
  • Hobiler kısmına kitap okumak, müzik dinlemek yazmayın.
  • Stajda yaptıklarınızı şişirip, sonra soru gelince (Eeee anlat bakalım şu satış hedeflerinin oluşturulması kısmını) şişmeyin.
  • Beklemediğiniz bir soru gelince “Eee bilmiyorum” demeyin, (“Biraz düşüneyim” diyip düşünün).
  • Sorulan soruları tam olarak anlayıp dinlemeden cevap vermeye çalışmayın.

Son olarak, bir mülakat başarısız geçerse umutsuzluğa da kapılmayın. Hiç kimse ilk mülakatını geçemez.

Bu arada, konuyla ilgili Çağdaş’ın da güzel bir yazısı var, okumadan geçmemenizi tavsiye ederim.

Tamamını oku · Yorumlar { 1 }