Öylesine

Bu yazıda, Müco adlı okurumun çok hoş bir öyküsünü paylaşıyorum. Bir blog yazısı için uzun belki ama, sonuna kadar okuyun derim, ben okudum. Sadece bir öykü değil, hayatla güzel harmanlanmış bir anlatım. Bu güzel paylaşım için teşekkürler.

Rengarenk masalarla çepeçevre kuşatılmış, cennetmekan bir kafedeyim. Göl manzarası insanı alabildiğine büyülüyor, ortam kendi ritminde yek ahenkle kavruluyor. Bu güzellikler bana dünyadaki büyülü mekanları değerlendirmemiz gerektiğini, doğal güzelliklere bir kez daha sahip çıkmamız gerektiğini hatırlatıyor. Derken kuruluyorum masama iyiden iyiye, kuş sürülerini izliyorum bir süre. Alabildiğine canlı tabiat anlayacağınız.

Bu sihirli anı masama güler yüzüyle yaklaşan bayan bölüyor: “Hoş geldiniz!” deyip masama menüyü uzatıyor. Bir an afallasam da ben karşılıkta bulunup menüyü incelemeye başlıyorum. Onlarca çeşit var anlaşılan menünün kabarıklığına bakılırsa, içeceklerin olduğu sayfayı ararken ellerim bir kabarıklık hissediyor menüde, çeviriyorum arka sayfayı, beyaz bir zarf elime düşüyor. Ne işi varsa burada, bu menünün arasında, hay Allah şaşırıyorum. Kafe sahibine veya çalışanlardan birine mi ait acaba Üzerinde bir şey de yazmıyor ki. Yo yo, yanılmışım tek bir kelime kondurulmuş inci misal bir yazıyla: “Öylesi’ne”.

Ne demek ki bu diyorum, bir an ne yapacağına karar veremeyen insanlara mahsus bir boşlukta kalıyorum, bir tür iç hesaplaşması yani anlayacağın. İçimi bir meraktır kaplıyor. Malum bir nebze de gizem var işin içinde. Etik mi değil mi bilmiyorum ama aklımdan okumak geçiyor, bu “Öylesi’ne” ibareli mektubu. Açmıyorum tabi sonuçta. Masaya bırakıyorum, içeceğime karar verdikten sonra kıyıya iliştirdiğim menünün hemen yanına. Bayan seçtiğimi anlamış olacak ki geliyor, ben de o tam bana yöneldiğinde ‘Tamam işte diyorum, eğer gerekliyse ve mühimse zaten alacaktır benden zarfı. Yok değilse…’

 

“Ne alırdınız”

“Hea!, Şeyy, yasemin çayı alayım.”

“Hay hay!” diyor neşeli kadın, asude bakışıyla. Yaşasın bir şey demedi. Seviniyorum nedense. Ama bir sorudur kurcalamaya başlıyor zihnimi yine, ya fark etmediyse

“Olabilir,” diyor içimdeki. “O zaman gözünün içine sokarım ben de.” diyorum içeridekine. Biraz hiddetlice oldu ama olsun, alışıktır kendileri, susuyorlar. Hanımefendi yine bahar neşesiyle getiriyorlar yaseminimi, bense elimde zarfı küçük küçük sallıyorum. Teşekkür ediyorum, ayrılıyor yanımdan hemence. Doğa insanları nasıl da farklı kılıyor, tabiat nasıl da neşeyle donatıyor insanı, diyorum bayanın ardından. Ve tabi vicdanım artık rahat, müstehzi bir gülümsemeyle, yaseminimden de aldığım bir yudumla, açıyorum zarfı. Zaten yapıştırılmamış da. İçerisinde küçük ama okunaklı bir yazıyla döşenmiş bir şeyler yazıyor. Klasik mektup girişi de yok, anlaşılan özel değil, bir kez su serpiliyor yüreğime. Nasıl da emin olabildiysem hemen, şaşırıyorum kendime, ama dayanamıyorum beşeri merakımın üzerime gelişine, başlıyorum okumaya.

 

(…) Evveli var kelamın, bir de ahiri. Bize ortadan başlamak nasip oldu. (…)

Gölü severim, hem de çok. Ayağım fazlaca alışkın buraya. Neden böyle bir karara vardım bilmiyorum ama az önce masama konan kelebekten pek alakasız bir ilham aldım a dost! Hiç tanımadığım ve belki de hiç tanımayacağım birine, karalamak istedim içimdekileri. Buranın işlerliğine bakılırsa, muhtemelen en fazla bir saat içinde ulaşacak sana mektubum. Otur da dinle benden ey dost, ben susarım şimdi, yüreğim konuşur !

Havsalasında olmadığı halde sahip olmadığı ve belki de olamayacağı meziyetleri dur durak bilmeksizin sayıp döken, size daima kendinden ve bireysel olgunluğundan bahisler açan birer ‘ben’ hayranlarıyla doldu dört bir yanımız. En çok onlar besleniyor amaçsızlıktan, bir haşerenin akla hayale gelmedik pisliklerden beslenmesi misali. Öyle olması da yadırganmamalı bir açıdan elbet, çünkü insandır o, illa beslenecek; ruhunun-vicdanının veya cisminin-nefsinin kabını dolduracak, tabiat ki malum boşluğu pek sevmez, hatta kabul etmez. Madem koskoca evren dahi tahammülsüz boşluğa, yokluğa, boş olana, madem bilginin kölesi olmakla hayatının başköşesine, tahtına kuruluyor ancak insan, öyleyse doğru pınarlara dudak dayamalı, doğru senaryonun başrolünde oynamalı, daha en başından ‘en sonumuzu’ hesaba katarak, pür heves devam etmeliyiz sefere.

İnsanların katında, dost meclislerinde bir değerimiz, bir payemiz olmalı. O güzel simasını görünce, ismini duyunca, sesine ulaşınca bize bir başka hissettiren, bizi biz kılan dostlarımız ve sevdiklerimiz olmalı şu hayatta.

Boş bardağımı alan hanıma dönüp bakıyorum, okuduklarımdan sıyrılarak. İçimde iki duygu cirit atıyor şu an, birincisi okuduğum şeyin öyle yada böyle bana hitap etmesinden kaynaklanan suç işlememiş olmanın sevinci, ikincisi okuduğum şeyin öyle yada böyle bana hitap etmesinden kaynaklanan şaşkınlığın zirvesi. Neyse ki bir anlığına da olsa büyü bozumunu yaşıyorum sorusuyla.

“Bir şey ister misiniz”

“Tazeleyin lütfen,” diyorum bir an önce gitmesini arzulayarak derinden. Ve devam ediyorum bilinmeyenden gelene.

 

Verdikçe büyüdüğümüzü, anlattıkça öğrendiğimizi idrak etmemize vesile aleme candan bir sevgi, yürekten bir muhabbet beslemeliyiz. Kapılar ardında kalmak, bireyselliğin girdaplarında boğulmak, kendi dar kozana sığınmak ve akıl sır erdirilemez prangalara kendini vurmak ‘kurumak’tır. Korunaklı olmakla, kendini geri çekmeyi karıştıran bu diyalog yoksunlarının varlıklarıyla yoklukları bir nebze değiştirmez dünya düzenini. Öylesine yaşarlar – yaşamak denirse böylesine- ve öylesine ölürler – eğer yaşamadan ölünürse-.

Acaba hangi saftayız

Kör ve dilsiz miyiz iyiliğe Pörsümüş mü kalbimiz yoksa, bastığımız her yer yeşilleniyor mu güzele olan aynalığımızdan İnsanız. Yaşamaya ve yaşatmaya geldik, insanlığa yükselip sevginin kulesine tırmanmak için varız. Yoksa gözleri bulandıran debdebeleri cihanın, vurdumduymazlığı çevrenin, anlamsızlığı çırpınmanın bir şey ifade etmez.

Zaten gökyüzü ancak ona bakanlara mavidir.

İnsan yüreği gibi olmalı tıp tıp atmalı durmaksızın, yorulmak nedir bilmeden, yüksünmek nedir anlamadan. Şu geçici dünyada kalıcı eserler bırakan, aklı selimin aydınlığında yoldaki çere çöpe takılmayan, önce kendinin sonra başkalarını hayatlarına sihirli parmaklarıyla dokunan birer inanç abideleri var edecek dünyayı yeni baştan. Yeniden boyayacak bu derinlerden derin ‘yeni insan’lar, sadece kendine bakana mavi görünen gökyüzünü.

İşte bu minvalde şu  ziyaretgahta soluklanmış bir ‘yeni insan’ın da dediği gibi gönüller yapmaya geldik. Zamanı devirlerle değil de girdiği kalplerle ölçen insanlara ihtiyacımız var yani. Aşikar. Sevmedikten sonra neye yarar ki

Varlığımız mutlak surette önemi ve değeri kendinden gelen muazzam bir amaca dayanıyorken, gelip geçene, bir var bir yok olana tutunmak şiarın olmamalı. Öylesine yaşamamalı hayatı. Bu diyarın en mutlu sakinleri, bu diyarın kurallarını ve gereklerini en iyi kavrayanlardır. Düşüncelerimizin karanlıkta aydınlıkla boğuşup durması, her şeyi kuşatan, her yeri aydınlatan bir güneşin doğmamasından değil ki! Gözlerimizdeki, yüreklerimizdeki ve dahi zihinlerimizdeki esrimiş, kapkalın siyah perdeleri açmamamızdan. Açmadıkça da göremeyeceğiz, ne kadar çabuk anlasak iyi, tehdit değil uyarı.

Güzele ve iyiye mekik dokumanın, tüm gizemiyle, vartalarıyla ve âlâlıklarıyla kendini keşfetmenin, tüm alemi bir yönüyle içinde barındıran varlığının sırrını anlamanın yolu, öylesine yaşayanların boş vermişliğini buruşturup atıp gayyaya, merak feneriyle çıkmaktır kendi bucağına seyahate. Gündüzü gözleme, geceyi derinleşmeye vesile kılmaktır.

Eninde sonunda tek amaç, tüm bunların gayesi yani, safımızı belirlemek, iyiden yana olup, faydalı olmak ve varılması gerekene varmaktır. Zira boşlukta yürümeye benzer amaçsızlık, hareket hiçbir zaman işe dönüşmez. Dönüşmez işte, öyledir kainat kitabının haşiyesi. Boşunaysan eğer halinle, yaptıklarına hep kırmızı ışık yakılır, neye yarar ki amacın yoksa zaten çabalaman. Evet, nihilizmin vartakörlerinin aksine bizler işlerlikle anlam kazanacağımızı, ne olursa olsun ‘hayır’dan yana olmanın kararını daha ilk günden verdik. Pragmatik eğilimlerin rüzgarı mıdır bilinmez, her yaptığımızın her ettiğimizin kainatın potansiyelinde mutlaka bir artışa sebep olmasına, mutlaka bir fayda getirmesine canı gönülden inanırız. Çünkü ileriye götürmeyen hareket durmaktan da beterdir. Geriletir.

İleri doğru gitmeye niyet etmekle başlar tüm oyunlar. Hayat bir nehir gibidir, nasıl olsa akıyor. Mühim olan çevirmek değirmenleri, dört başı mamur diyarlara. Büyük bir söz üstadının da kalplere üflediği gibi, damarda akan kan gibi daima aksiyon halinde olmalı bu güzel diyarlarda konaklamaya namzet olabilmek için. Hep yol almak, üretmek, üretmek, üretmek, üretmek… Tekrar üretmek. Hayatını ve kendini bir yediveren’e çevirmek. Ve en nihayetinde sınırlı olanla sınırsız olanı kazanmak, işte hepsi bundan ibaret ey dost!

Yeni insan’a inanıyorum, güveniyorum ve bu mektubu öylesine yaşayanlara inat, yeni insana, Öylesi’ne gönderiyorum.

Masama konan kelebeğe anlatacaktım bunları ama, dedim ya içten gelen bir dürtüyle sarıldım kağıda kaleme diye.. Baş ağrıttıysam affola, ey dost! Gün boyu bana arkadaşlık eden can kelebeğim uçtu şimdi, ‘Selam söyle!’ diyebildim ardından bir tek ve noktasını koydum bende ne evveli ne de ahiri olan şu kelamın.

Mektup muydu biten ben miydim Yutkundum ve gözlerimi rengarenk masalarla çepeçevre kuşatılmış, cennetmekan kafenin ufuk çizgisine diktim. Gülümsedim. Tam kalkacakken masamdan kanatları nazenin bir sanat eseri kondu boş zarfın üstüne. ‘Sen de’ diyebildim. Dudaklarımdan birkaç dize, gözlerimden de yaşlardı artık dökülen:

 

Ben gelmedim dava için
Benim işim sevgi için
Dostun evi gönüllerdir
Gönüller yapmaya geldim..

GEÇ KALMAYIN ÖLÜM BU KADAR YAKINKEN BİZE…

Önsöz: Bu yazı Vildan adlı okuruma ait. Dayısının vefatını kelimelere dökerek unutamadığı duygularını hepimizle paylaşmak istemiş. Hiç değiştirmeden yayınlıyorum. Fotoğraf seçimi ise benden. –Çağdaş

Fotoğraf: Ansel Olson

Yaşadıklarımızın ayrıntılarında gizliydi hayat..Ve biz kabataslak hallerine takılıp kaldık çoğu zaman..Ansızın oluyordu herşey.Bitiveriyordu apansızın ve yitip gidiyordu elimizdekiler. Elinden birşey gelmiyordu ne kadar çabalasan da hayat hep son sözü söylüyordu..Hayat en çok istediklerimizi vermiyordu bize, ne kadar çok uğraşsak da..Ve en çok sevdiklerimizden sınıyordu Allah bizi..

2003 yılının Mayıs ayıydı ve ben henüz çocuk denecek yaşdaydım.Daha on ikimde..Okullar kapanmadan ben yaz için hayaller kurmaya başlamıştım bile..Anneannemlerin yanına Toprakkale’ye gidecektim.. Dayımla sık sık konuşuyorduk,yazın ne yapacağımızı planlıyorduk..Sabırsızlıkla beklediğim yaşanamayan o yazın hayalini kurdum.Sonrasında ise çok istediğim birşeyin hayalini kurmamam gerektiğini öğrendim..

Birgün okul çıkışı sonrasında annemle yolda yürüyorduk ve ben yine hayaller kuruyordum..Mutluyduk ikimizde yolda yürürken..Annemin telefon sesi kafamdan geçenleri böldü.Annemin suratı bitik bir halde dudaklarından dayımın iş kazasında öldüğü sözleri döküldü..Hiçbirşey demedim, sustum ve inanmadım anneme ..Dayımın öldüğüne inanmadım..Taaki dayımın tabuta sığmayan ayaklarını göresiye dek..Eve gittik ve sonrasında yola çıktık. Toprakkale’ye..Hayal ettiğimden daha erken gidiyorduk ..Ben böyle olsun istememiştim. Allah’a hep” hemen gidelim yaz gelsin” diye dua etsem de böylesi bir gidiş isememiştim hiç..

O yaz dayım bana o koca ceviz ağacına hamak kuracaktı ve bıkasıya kadar sallayacaktı beni.Beş taş oynayacaktık, tabiki bahçede.Anneannemin ”evde beş taş oynanmaz evin bereketi kaçar” inancı sayesinde. Ektiği karpuzlardan elimle koparıp yiyecektik. Denize götürecekti ve yüzmeyi öğretecekti o yaz bana. Öyle söz vermişti. Ama bunların hiçbiri yaşanmadı o yaz -ki dayım benim her dediğimi yapardı ve sözünde dururdu. Belki yine tekerlemeler öğretirdi bana .

Ve biz planlanandan yaklaşık 1 ay önce gittik. Dayım dışında herkes vardı halbuki herkes dayım için oradaydılar. Koca ceviz ağacının altında oturduk. Annemin içli ağlayışı ve elindeki yasin cüzi, anneannemin bir süre kulaklarımda çınlayan haykırışları, çocuklarının sanki öldüğünü anlarmışcasına ellerinden düşürmedikleri dayımın fotoğrafları, yengemin sakinleştirici haplara rağmen direnme çabası. Bunlar aklımda kalan kırık dökük görüntüler o güne dair. Ve birde dedemin gizlice hıçkıra hıçkıra ağlayışı. Erkekler ağlamazdı öyle bilirdim hep. Erkekler de ağlarmış, dedemden gördüm ilk. Onuda öğrendim o yaz öğrendiğim birçok şey gibi. İlk kez büyüdüğümü anladım. Hayat acıydı ve acıyla büyüyordu insan. Suratına çarpar gibi çarpıyordu gerçekleri yüzüne. Acıda olsa yaşananlar gerçekti,kabullenmek güç olsada. Dayımın ardından hiç ağlamadım. Aklıma düşünce gözyaşlarımı tutamasamda kimi zaman. Bunu acizlik olarak gördüm ve ağlarken görürse dayım diye hiç ağlamadım. Ki ağlasam dayım üzülürdü, kıyamazdı peteğine. Şimdi dayımdan bana kalan bana hitap ettiği balım, peteğim kelimeleri, zorla öğrettiği tekerlemesi ve birde ayaklı çakmağı…

İnsan alışıyordu herşeye, ölüme bile. Ama unutulmuyordu hiçbir zaman. Alıştım onun gidişine,diğer insanlar gibi. Alışmasaydık dayanamazdık zaten bu acıya. Allah böyle yaratmıştı insanı ,alışmaya meyilli. Yemek yedik,uyuduk,eğlendik. Eski rutin halimize döndük. İlk zamanlarda güldüğümde ya da mutlu olduğumda sanki büyük bir günah işlemişcesine vizdan azabı çektim. Ayıp birşey yapmışcasına kendimden utandım. Sonra alıştım işte,onsuzluğa. Zaman acıyı hafifletti ama hiçbir zaman unutturmadı. Şimdi dayımı özlemekteyim… Kimbilir yaşasaydı şimdi nasıl olurdu 26sında bizi bırakıp giden dayım daha neler yaşardı acaba Ama şimdi o çok uzaklarda. Söyleyemediğim sözler takıldı aklıma keşke söyleyebilseydim ne çok sevdiğimi ona. Geç kalıyor insan hep yanımda olacak zannediyor sevdiklerini. Ama hayat çok acımasız alıyor elinden sevdiklerini. Elinden oyuncağı alınmış bir çocuk gibi bırakıyor orta yerde.

Geç kalmayın sevdikleriniz henüz sizi sonsuza dek bırakıp gitmemişken. Ve söyleceğiniz söz varken hala içinizde.

Belki geç kaldım ama peteğin seni çok sevdi dayı.