Tag Archives | gerçek

Kendini yaşa (5): Korkma!

korku ve cesaret

Ben daha çocukken, dedemleri ziyarete gittiğimiz bir seferde, gece misafir odasında yatmıştım. Gece, odanın camının önünde, perdenin arkasında gölgesi görünen bir ağacın kuru dalları tık tık tık diye cama çarpmaya başladı, korkudan sesimi bile çıkartamadan öylece kalakalmıştım. Cama vuran şeyin ağaç olduğu belliydi, ağaç dallarının cama vurduğunu, korkacak bir şey olmadığını da biliyordum ama nafile.

Sokak lambasının arkadan vuran ışığının perdede oluşturduğu gölgeler ve tık…tık..tık.. sesleri benim aşırı gelişmiş hayal gücüme gerekli gazı verdi ve uykudan bayılana kadar gözümü bile kırpamadım, fondan gelen guuuguguk sesleri de (puhu kuşları!) tuz biber oldu. Rüyamda bile garip garip yaratıklardan kaçtım durdum.

Sabah horoz sesiyle uyandığımda biraz yatakta kalıp dün geceyi düşündüm ve güneş ışığının verdiği cesaret (ve uyanmış olan annenin sesini duymamdan gelen cesaret) ile kalkıp perdeyi açtım ve ağaç olduğundan emin olduğum şeyi gözlerimle görmek istedim. Ve…..tabi ki camın hemen dibinde kurumuş bir ceviz ağacının bir kaç dalı sallanıp duruyordu. Yani, tahmin ettiğim ve mantıklı olarak bildiğim ama bir türlü kendime inandıramadığım gibi…sadece kuru bir ağaç.

Yarın gece de aynı odada yattım ve dünkü şeyin ağaç olduğunu gözlerimle gördüğüm için, tık tık sesini bile duymadan sakince uyudum.

Korkuların ne kadar gerçek

Cesaret önemli bir erdemdir ve hayattaki gerçek korkuların kaşısında cesurca durabildiğimiz sürece gelişiriz. Ama kişisel gelişimin her anı aslan karşısına çıkan gladyatör formatında geçmez. Çünkü her korku gerçek değildir. Cesaretini toplayıp arenaya çıktığında toz ve rüzgardan başka bir şey bulama şansın çok yüksektir.

Diğer pek çok şey gibi, korku da dışarıda olan olaylara karşı verdiğin bir tepkidir sadece. Dışarıdaki olay, senin için ne kadar gerçekse, o kadar da korkutucudur. Yani eğer kuru bir ağaç dalı sana “öcü” gibi geldiyse, o zaman o artık senin için gerçek bir “öcü” dür.

Emin ol, böyle yalancı öcülerin sayısı, gerçek öcülerden kat kat fazladır. Bazen tek yapman gereken de yattığın yerden kalkıp perdeyi aralamaktan ibarettir. Perdeyi bir kez açtıktan sonra, öcü kendiliğinden yok olur ve bir daha asla geri dönmez.

“Korkularının üzerine git” tavsiyesi de aslında bu yüzden çok faydalıdır. Çünkü üzerine gittiğinde göreceğin gibi, aslında hemen her korkun ya sahtedir ya da onlarca kat abartılıdır.

Onları gerçek yapan, senden başkası değildir. Tıpkı onları yok edecek olanın senden başkası olmadığı gibi.

————————–

Böylece kendini yaşa serisi de sonlanmış oluyor. Diğer yazıları da okumak istersen buradalar:

Tamamını oku · Yorumlar { 3 }

Kendini Yaşa (3): Gerçek

Kendini farklı göstermek için yalanlardan maskeler.

Hepimiz, sadece kendimiziz.

Ama bazen kendimizi dışarıya farklı, kafamızdaki “olması gerektiği gibi” göstermeye çalışırız.

Ve fakat bazen kendimizi kendimize farklı, “olmak istediğimiz gibi”, göstermeye çalışırız.

İçten içe ise gerçeği biliriz ama gerçeği söylemeyiz her zaman.

Gerçeğin iki yönü var. Birincisi gerçeği söylemek, ikincisi de gerçeği dinlemek.

Gerçekleri dinlemek, kendi gerçeklerini dinlemek ve kabul etmektir. Sabah aynada kendini incele, gördüğünü yorumla, karşındaki kendinin duygularını gerçekten anlamaya çalış. İlişkine bir göz at, eşinle veya sevgilinle o sürekli ertelediğiniz sorunları açıkça konuş. Çalışırken kafanı kaldır ve etrafına bak, hislerine odaklan ve anlamaya çalış. Arkadaşlarının sana söylediklerini gerçekten dinle ve yorumla, sor ve yardım iste.

Ve her şekilde, her kendine bakışında, gördüklerini anla ve kabul et. Çünkü o gördüğün sensin ve kendini olduğun gibi kabul etmediğin sürece, yaşadığın hayat da senin olmayacaktır.

Gerçekleri söylemek, gerçek bildiklerini olduğu gibi söylemektir. Yalan söylemek, kendini yalanlarla örtbas etmektir aslında. Kendine dürüst olmayan, başkasına da dürüst olamaz. Kendini olduğun gibi gördüğünde, sadece ve sadece doğruları söylemekten de çekincen olmayacaktır. Diğer yandan da; gerçekleri söylediğin oranda, kendini de o kadar çok olduğun gibi görmeye ve olduğun gibi kabul etmeye başlayacaksın. Belki ilk başta beyaz yalanlar, eksik bilgiler ve düpedüz yalanlar dünyasından sadece gerçekler dünyasına geçiş zor olabilir. Ama faydası inanılmaz büyük ve kalıcı olur. Tavşan sözü ;)

  • Sana bakanlara göstermeye çalıştığın sen,
  • Kendine göstermeye çalıştığın sen,
  • Ve sen.

Bu üç SEN birbirinden ne kadar ayrı, ne kadar uzak, ne kadar farklı olursa, hayatın da o kadar çekilmez, o kadar karmaşık ve o kadar sana yabancı olur.

Bu üçlüyü tek bir SEN’e dönüştürmenin yolu da gerçeklerden geçer.

Tamamını oku · Yorumlar { 5 }

Gerçek Varsayımlar (Bölüm 3)

Uzun bir aradan sonra gerçek varsayımlar dizisine bir yazı daha eklemeye karar verdim. Eğer okumadıysan, önce birinci ve daha sonra da ikinci bölümü okumanı tavsiye ederim.

Münih Filarmoni Orkestrası

Abbie Conant profesyonel müzik hayatına Turin Royal Opera’sında trombon çalarak başlamıştı. 1980 yazında, tüm Avrupadaki 11 iş ilanına başvurmuş ve sadece 1 tanesinden “seçmelere çağrıldınız” yanıtını alabilmişti. Bunun başlıca sebebi ise trombonun bir erkek çalgısı olarak bilinmesi ve bir kadının bu aleti yeterince iyi yorumlayamadığına olan inançtı. Münih Filarmoni Orkestrasından ona gelen olumlu yanıt şöyle başlıyordu: “Dear Herr Abbie Conant,”

Seçmeler Münih’teki meşhur Deutsches Museum’da yapılıyordu. 33 aday da sırayla seçtikleri parçaları jüri önünde, fakat perdenin arkasında, çalmaya başladı. Perde arkasından yapılan seçmeler o sıralarda Avrupa’da pek yaygın değildi fakat adaylardan bir tanesi Orkestra üyelerinden birinin oğlu olduğu için bu şekilde yaparak seçmelere gölge düşürmeme kararı almışlardı.

Sıra bayan Conant’a geldiğinde perdenin arkasındaki yerine aldı ve Ferdinand David’in Konzertino
for Trombone parçasını çalmaya başladı. Bir notayı eksik çaldığında aklında “Buraya kadarmış” düşüncesi geçti ve şarkı bittiğinde sahne arkasına giderek eşyalarını toparlamaya başladı.

Abbie salonu terk ettikten sonra, Filarmoni müzik yöneticisi Sergiu Celibidache, “İstediğimiz işte bu!” diye bağırdı. Çalmak için sırasını bekleyen 17 kişi apar topar evlerine yollandı ve hemen jüriden birisi sahne arkasındaki Conant’ı perdenin önüne getirmeye gitti.

Perdenin arkasından çıkıp Jüri’nin tam karşısına geçen Abbie’nin duyduğu ilk söz, Türkçe’de “Yok artık daha neler!” anlamına gelebilecek, Bavyera şivesiyle söylenmiş “Was ist’n des Sacra di! Meine Goetter! Um Gottes willen!” kelimeleri oldu.

Herkes Herr Conant beklerken, karşılarına bir Frau Conant çıkmıştı :)

(Not: Almanca’da Herr kelimesi Bay, Frau kelimesi de Bayan anlamına gelir)

O zamanki (ve belki hala da süren) anlayışa göre Trombon erkeksi bir çalgıydı ve hiç bir kadın Trombonu bir erkeğin çaldığı gibi çalamazdı. Fakat gerçekte aslı olmayan bu varsayım, bu önyargı, perde arkasında çalan “çelimsiz” bir kadın tarafından 5 dakikada yerle bir edilmişti.

Düşünmeden Düşünebilmenin Gücü

Yukarıdaki hikayeyi Malcolm Gladwell ‘in Düşünmeden Düşünebilmenin Gücü (Blink – The power of thinking without thinking) kitabından alıntıladım. Ben kitabı bir kaç sene önce orjinalinden okumuştum fakat dün bir kitapçıda Türkçe çevirisini de görünce kitabı tekrar karıştırırken unuttuğum bu hikayeye rastladım. Gladwell, doğru bir şekilde yaptığımızda, önsezilerin ve varsayımlarımızın ne kadar güçlü birer araç olabileceğini anlatıyor. Diğer yanda, Abbie Conant’ın hikayesinde olduğu gibi, sebepsiz yere yerleşmiş ve kabul görmüş bir varsayımın (kadınlar Trombon çalamaz) nelere yol açabileceğini de anlatmış.

Gerçeklik Kontrolü

İki kelime vereceğim ve bunların üzerine sırayla düşünmeni istiyorum. Özellikle nelerle çağrışım yaptıkları hakkında:

1) Asker

Önce kendin düşün

.

.

.

Benim ilk aklıma gelenler: disiplin, savaş, silah, emir, soğuk,…

2) Anne

Yine önce kendin düşün

.

.

.

Benim ilk aklıma gelenler: şefkat, özveri, sevgi, duygusal,…

Peki asker bir anne

Bir insanı evde çocuğuyla veya sokakta üniformasıyla gördüğümüz o ilk anda yaptığımız yorumların, yapıştırdığımız yaftaların ne kadarı gerçekten gerçek

Sezgilerimiz, tecrübelerimiz hayat hakkındaki varsayımlarımız bize hep yol gösterir. Fakat aynı Orkestra seçmelerinde olduğu gibi, perdeyi ne zaman çekmek gerektiğini bilmek çok önemli.

Kulağının karar vermesi gereken bir şeye gözlerin karar veriyorsa, o zaman varsayımların sana (ve herkese) yarar değil zarar veriyor demektir.

Tamamını oku · Yorumlar { 1 }

Başarılı Bir İş Görüşmesi İçin 7+1 Gerçek

İş görüşmesi karikatürü

Başarılı bir iş görüşmesi için bize anlatılan doğrular vardır bir de sonucu doğrudan etkileyen gerçekler. Tüm doğruları en mükemmel şekilde yapsan bile asıl önemli olan gerçeklere ne kadar uyduğundur.

Gözetmen

Ben okul sıralarında sınav olurken, öğretmenlerin çok sık kullandığı bir kalıp vardı: “Kopya çekenler kendilerini görmüyorum sanıyorlar ama buradan her şey ayna gibi görünüyor!”. Ben bu cümleyi açıkçası bizi korkutmak için söylüyorlar sanırdım.

Meğerse öyle değilmiş.

Daha sonra üniversitede araştırma görevlisi olup da sınav gözetmenliği yapmaya başlayınca gerçeği anladım. Sınıf ister 20 kişi olsun, ister 200 kişilik amfi olsun hiç fark etmiyor. Kimin sınava çalıştığı, kimin çalışmadığı, kimin kopya çekmeye yelteneceği, kimin o anda kopya çektiği… Hepsi de gerçekten ayna gibi karşınızda.

Yani karşı tarafa geçmeden, o taraftan da bakmadan, bazı şeyleri anlamak mümkün değil.

Hem işe girmek isteyen hem de işe alan tarafta defalarca bulundum. Özellikle işe alan tarafı da gördükten sonra işe alım süreci, iş görüşmeleri, özgeçmiş, vb. hakkındaki bütün fikirlerim kökünden değişti. Bu arada baştan söyleyeyim, insan kaynaklarında hiç çalışmadım, hep son görüşmeciydim.

Başarılı bir iş görüşmesinin doğruları

İş görüşmesi karikatürü

Özgeçmişin filtrelerden geçti, bir insan kaynakları elemanının eline geldi ve o da yüzlercesinin içinden seni de seçti ve bir görüşme tarihi ayarladınız.

İster favori kariyer sitene gir, ister gördüğün ilk insan kaynakları dergisini al, benzer tavsiyeler karşına çıkar. Başarılı bir iş görüşmesinin doğruları nedir dersen özet olarak şunlardır:

  • Mülakat öncesinde hazırlık yapmak, şirket/pozisyon hakkında bilgi toplamak.
  • İyi giyinmek, mümkünse koyu renk takım elbise/döpiyes giymek.
  • İlk içeri girişte gülümsemek, samimice tokalaşmak.
  • Beylik sorulara önceden cevap hazırlamak : ‘Neden bizim şirket/bu pozisyon’, ‘Neden sizi işe alalım’, ‘Bize kendinizden bahsedin’, ‘Bir başarınızı/başarısızlığınızı anlatın’, ‘Risk aldığınız bir olayı anlatır mısınız’, ‘Önceki işinizden neden ayrıldınız’
  • Mülakat yerine erken gitmek.
  • Fazla heyecan yapmamak, rahat ve sakin olmak.
  • Olumlu düşünmek, aktif davranmamak.
  • Çıkarken teşekkür etmek.

Başarılı bir iş görüşmesinin gerçekleri

Bu doğrular önemlidir. Fakat gerçek şudur ki; bin kişi ister bir kişi alır. Peki, neden o kişi En iyi o mu giyindi, yoksa en iyi bilgiyi o mu topladı veya en iyi tokalaşmayı o mu yaptı

Nedeni aslında çok basit olarak şudur: Seni işe alacak olan kişi, seninle uzunca bir süre de çalışacak olan kişidir. Büyük ihtimalle müstakbel yöneticin veya müstakbel bir üst yöneticindir. Bir kez seni işe aldıktan sonra artık ona bağlı bir çalışan olacağından, sen ne kadar iyiysen, o da o kadar fayda görecektir. O görüşme sonrasında yapacağı yanlış bir seçim ise önündeki yıllarda yavaş yavaş ödeyeceği ağır bir bedel olacaktır. Son pişmanlık fayda vermez, madem kötü elemandı neden aldın işe kardeşim diye sorarlar adama.

İş görüşmesinin gerçekleri ile doğruları farklıdır.

Yani aslında işe alım süreci; bir pozisyonu dolduracak doğru insan seçiminden çok, yakın bir ilişkiye başlanacak doğru insan seçimi gibidir. Türkiye’de yasal çalışma süresinin haftada 45 saat olduğunu (yemek hariç) düşünürsen; işte her gün geçen 10 saat, eşinle/ ailenle/ sevgilinle/ arkadaşlarınla her gün geçirdiğin toplam süreden bile fazladır.

İş görüşmeleri de bu yüzden romantik bir ilişki öncesi içilen ilk kahveye veya yenilen ilk tatlıya benzer. Veya yeni bir arkadaş grubuyla gidilen ilk sinema filmi gibidir. Ve hayır, abartmadım.

Peki, böyle bir durumda karşıdakinden ne bekleriz İyi giyim…tabi iyi olur.  Bizim hakkımızda bilgili olması…eh. Buluşmaya erken gelmesi, gülümsemesi… neden olmasın Sakin ve rahat olması…çok da fark etmez sanırım.

Bunlar bir yere kadar etkiler, ama asıl noktalar değillerdir. Bir iş görüşmesinde biraz daha farklı şeyler aranır. İşte işveren gözünden gerçekler:

1) Arzu gerçeği:

Aday işi istemelidir. Benimle çalışmayı, benim için iyi şeyler yapmayı istediğini görmeliyim. Gözlerinde bu iş için yanıp tutuştuğunu, hiç olmadı onun için bir anlam ifade ettiğini görmeliyim. Vasat başlayan ilişki, daha da vasatlaşarak çekilmez hale gelir çünkü.

2) Heyecan gerçeği:

Bir saat sonra da başka bir görüşmeye gideceğim havası olmamalıdır. Bugün dünyanın en önemli şeyi bu görüşmeden başarılı çıkmak isteği olmalıdır adayın gözünde. Bu heyecanı şimdi burada duymuyorsa, ileride de büyük olasılıkla aynı şekilde gidecektir.

3) Pırıltı gerçeği:

İnsan kaynakları zaten bir sürü adayla görüşüp, geçmişlerine ve ‘kişilik’ testlerine göre filtreleme yapmıştır. O yüzden ‘doğruluk’ olarak tüm adaylar aynıdır aslında. İşi hak eden, diğer on adaydan en pırıltılı olanıdır. Yol kenarında on tane inek görürsen, sadece mor olan aklında kalır (yanlış anlaşılmasın).

4) Özgüven gerçeği:

Kapıdan içeriye ilk girişinde, eğer adayın gözünde ‘bu iş oldu’ bakışı varsa, büyük ihtimalle o iş olur. Eğer ‘beni alırlar mı acaba’ bakışı varsa, muhtemelen olmaz.

5) Dinleme gerçeği:

İşe yarar insanların ortak özelliği, boş konuşmamaları ve dinlemeyi de bilmeleridir. Gevezeleri kimse sevmez. Hiç kimse. Ağzından kerpetenle laf çıkmamalı tabiî ki.

6) Uygunluk gerçeği:

Bu işin kendisine uygun olduğuna inanan adayla, ne iş olsa yaparım abi diyeni birbirinden ayırmak çok kolaydır. En başta verdiğim sınav örneği gibi. O yüzden girmek ‘istediğin’ işe gerçekten uygun olduğunu düşünüyorsan, bu faktör seninledir.

7) G i z l i gerçek:

Bazen son okuduğunu söylediğin bir kitap ismi, son seyrettiğini söylediğin bir film ismi, memleketin, okulun, geçmişin, söylediğin bir söz, anlattığın bir olay, mülakat yapanda derin bir etki bırakabilir. Tanıdık ve referans faktörünü de unutmamak gerekli tabii ki.

7+1) Beyaz Tavşan gerçeği:

Yapılan çeşitli tahminlere göre; BeyazTavsan.com okurlarının iş görüşmelerinde başarı şansları, okumayanlara göre daha yüksektir :)

Dikkat ettiysen bu faktörlerin çoğunu bilinçli olarak etkileyemezsin. Evet, belki arzulu ve heyecanlı görünmeye çalışabilirsin ama hemen anlaşılır. İnsan, hele hele mülakatı yapan kişi bu sahteliğin kokusunu alacaktır. Eğer tüm başvuru yapanlar sahteciyse, o zaman sorun yok. Ama senden daha sahici bir arzu ve heyecan taşıyan varsa emin ol işe o girecektir.

Mesaj ne

Dediğim gibi aslında işe girmek, para kazanmak için çalışmanın da ötesinde, muhtemelen yıllar sürecek bir ilişkiye girmektir. Öncelikle SEN bu ilişkiyi isteyip istemediğine karar vermelisin. Görüşmeye gittiğinde, hatta daha özgeçmişini yollarken, kafanda net bir fikrin yoksa bil ki görüşmede kendi kendini baltalayacaksın.

Bir iş senin gözünde ne kadar değerliyse, kendin de o kadar değerli olmalısın. O yüzden bir ilana başvurmadan önce dur ve düşün. Kendini o işe girmiş olarak hayal et, o firmaya her sabah gidip geldiğini, insanlarla konuştuğunu, arkadaşlarına işini, çalıştığın yeri anlattığını düşün. Eğer aklına gelen şeyler seni mutlu etmiyorsa, o zaman iş zaten sana göre değil. Bu halde bir görüşmeye gidersen, anca vasat bir performans gösterirsin. Eğer tüm adaylar vasatsa sorun yok. Ama bazen aralarında daha pırıltılı olanlar da çıkıyor.

İlla bu işi istiyorsan, o zaman bu işle ilgili ‘gerçek’ olumlu duygular beslemen gerekir. Gerçekten heyecan duymalısın. O zaman mülakat yapanın karşısında senin ne kadarda da mükemmel bir seçim olduğunu, neler neler de başardığını binbir dil döküp anlatmana gerek kalmaz. Bir garip iş görüşmesi de sen yapmazsın.

Madalyonun bir de öbür yüzü var; herhangi bir iş görüşmesinde, asıl önemli olan senin ne istediğin değil, karşıdakinin isteklerini ne kadar karşıladığındır. Fakat insan arzu duyduğu ve istediği bir iş için her şeyi yapar. Zaten seni işe aldıracak olan da budur.

Parasızlıktan kırılıyor dahi olsan, eminim iş ilanları arasında sana uygun bir-iki tane vardır. Onları bulup onlara başvurmak, her önüne gelen ilana başvurup sürekli reddedilmekten çok daha iyi gelecektir.

Sonuç olarak,

Başarılı bir iş görüşmesi = bir tutam doğru + bolca gerçek.

Belki hayattaki diğer tüm şeyler gibi ;)

Ekleme (26.12.2010): Bu yazının devamını şuradan okuyabilirsin.

Tamamını oku · Yorumlar { 39 }

Gerçek Varsayımlar (Bölüm 2)

Yazının ilk bölümünde insan aklının varsayımları nasıl kullandığını ve hatalı varsayımların nasıl hatalı sonuçlara götürdüğünü bir göz yanılmasında açıklamaya çalıştım. Şimdi konuyu biraz daha açmak istiyorum.

Bir arkadaşım ülkemizdeki sürücülerin çoğunun kurallara uymayan, fırsatçı ve punduna getirip sağdan soldan geçmeye çalışan insanlar olduğunu düşünüyor, ‘varsayıyor’. Örneğin biz sol şeritten giderken arkadan daha hızlı birisi geliyor ve haliyle geçmek istiyor, ama arkadaşımın bu olayı tercümesi ‘herife bak bastıkça bastı gaza iki dakka durmadı’ şeklinde olunca biz sağa geçmiyoruz, ya selektör geliyor, ya da adam sağdan geçiyor. Selektör yaparsa durum daha vahim, o zaman işi inada bindiriyor, eğer sağdan geçerse bu seferde ‘İşte kurallara kimse uymuyor zaten’ olayına geliyoruz. (Bu arada kendisi çok yakın arkadaşım, umarım bana kızmaz bunları okuyunca :) ).

Aslında varsayım dediğim şey inançlarımızdır. Yazının ilk kısmında anlatmaya çalıştığım gibi, bu inançlarımız çok güçlüdür. Doğru veya yanlış bir inancın, varsayımın, oluşması çok kolay olabilirken mevcut bir inancın değiştirilmesi gerçekten zor bir iştir. Ve çoğunun farkına bile varmadan yaşar gideriz.

Varsayımlar hayatta normal olarak devam edebilmemiz için olmazsa olmazdır. Bu şekilde bize değişik durumlarda davranmak için kısa yollar sağlarlar. Tabi varsayımlarımız gerçeğe ne kadar uygunsa, kısa yollar bizi o kadar doğru yerlere çıkartır. Hatalı varsayımlarla vardığımız yargılar ise doğal olarak hatalı olacaktır.

İnsanlık 16.yy’a kadar evrenin merkezi olan sabit düz bir tepsi üzerinde yaşadığımıza inanmış. Bu varsayımdan yola çıkarak güneşin dünya etrafında döndüğüne ve yıldızların türlü değişik hareketler (episikloidler) yaparak dünya etrafında gezdiğinde karar kılmışlar. Astronomlar 1500 yıl boyunca bu saçma sapan yörüngeleri çizip hesaplamakla uğraşmışlar ve elde etikleri tek şey günümüzde gazetelerin eklerindeki falcı astrolog’lara saçmalıklarını dayandırabilecekleri garip şemalar sağlamak olmuş. 1500 yıllık genel-geçer ve sorgulanması bile komik olan bir gerçek, günümüzde ise sadece saçma bir teori. 1500 yıl boyunca insanlar odanın yamuk olduğunu görememiş, içindekilere dev ve cüce demişler.

İlk Varsayım : Ben

Yazının ilk kısmındaki göz yanılması, görme işlevinin çalışabilmesi için kullanılan temel varsayımlarla tamamen çelişen bir ortam yaratıyordu. Bu sayede gerçeği olduğu gibi değil hatalı bir şekilde görüyorduk.

İnsan beyninin temel işlevlerini yerine getirmesini sağlayan bunun gibi bir çok varsayımı değiştirmemiz şu anda imkansız. Diğer bir taraftan da, bu temel varsayımlar içinde yaşadığımız ortama gayet uygundur ve değiştirmeye de pek ihtiyacımız yok.

Peki biraz daha bilinçle ilgili kısımlara geldiğimizde, hayatın kendisiyle ilgili bilinçli olarak yaptığın varsayımları düşünürsek… Bunları sen yaptığına göre, gerçeğe yakın olmayanları, sana zarar verenleri değiştirmek de yine senin gücün dahilinde.

İnsan aklının en muhteşem özelliklerinden birisi de, inanılmaz problem çözme yeteneğidir. Bir hedef belirlendiğinde,buna ulaşmak için gerekli her şeyin planlanması ve yapılması için gerekli bütün donanıma sahibiz. Fakat buradaki püf noktası, bilinçli olarak seçim yapmadığın sürece, ulaşmak istediğin hedef senin için olumsuz da olsa sistem yine de o hedefe ulaşmak için çalışacaktır.

Çocukluğumdan beri, sebebini bilmiyorum, ama sakar birisi olarak bilinirdim. Sakarlık yapmadığım zamanlar, hele ki kalabalık yemekler veya etrafta bir çok şeyin olduğu durumlarda, insanlar beni neredeyse tebrik ederdi – Bravo, bir sakarlık yapmadan geçirdin. Fakat insanlardan öte, ben kendimi sakar olarak tanımlamıştım. Hayatımın bir kısmıyla ilgili standart varsayımım sakarlıktı ve sık sık yaptıklarım da bu varsayımı sürekli destekliyordu.

Neden bir gün, sakar olmanın gerçekten mantıksız bir şey olduğuna karar verdim. Yani aslında bu olay beni tanıtan bir sıfat olmamalıydı. En fazla, diye düşündüm, biraz daha dikkatli olsam bu bile yetebilir. Yani boyum, göz rengim, yaşım, bütün bunlar beni tanıtan “objektif” gerçekler ama sakarlık her ne kadar benimle ayakkabı numaram kadar özdeşleşmişse de, aslında basit bir davranış kalıbı.

Kendimle ilgili bu varsayımı bilinçli olarak değiştirdiğimde, kendime sakarlığın benliğimle bir alakasının olmadığı, fakat bilmediğim bir sebepten bu alışkanlığı edindiğimi söylediğimde…sakarlık gitti. Varsayım değişti, sonuçlar değişti.

Özellikle eğitim bilimlerinde, Kendini gerçekleştiren kehanet diye bir olgu vardır. Bu teoriye göre, ki kontrollü deneylerle kanıtlanmıştır, bir insanın bir konudaki inanışı, o inanışı doğrulayacak işler yapmasını sağlar. Örneğin, bir grup içerisinden rastgele seçilen öğrencilere, öyle olmadıkları halde belirli bir konuda diğerlerinden daha başarısız oldukları telkin ediliyor, ve bir süre sonra o öğrenciler o konuda hakikaten daha kötü bir duruma geliyorlar.

Buraya kadar anlattıklarım sadece sana inançlarımızın ve önyargılarımızın, hayatımızı temelden nasıl etkilediğini göstermek içindi. Bir sonraki yazıda; inanç, varsayım ve davranışların nasıl değişebileceği üzerine konuşacağız. Tekrar görüşene kadar yapabileceğin, hatta yapman gereken, bir çalışma var.

Kendinle ve dünyayla ilgili varsayımlarını gözden geçir. En temel olanları bile, ve içinde herhangi bir şüphe, kuşku veya benzeri bir his uyandıranlar üzerine düşün. Bunları çeşitli şekillerde test et, ve hatta bir adım daha öteye giderek 4 hafta denemesiyle değiştirip dene. Bu sırada edineceğin tecrübelerini de herkesle paylaşırsan daha da iyi olacaktır.

Tamamını oku · Yorumlar { 4 }