Tag Archives | inanç

Her Denilene İnanma

Ruhun tahtı ve bilinçli hareketlerin, aslına bakarsanız genel tüm zihinsel işlevlerin, kontrolü kalpte aranmalıdır. Beyin önemsiz bir organdır. – Aristo, M.Ö. 400

(Sanırım Aristo bu lafı hiç söylememiş olmayı isterdi :) )

 Zombi filmlerinin meşhur sahnesidir: Adamın birisi kaçar, arkasından bir sürü zombi kovalar, sonra bir yerde kıstırırlar ve doğrudan adamın beynine saldırıp afiyetle yerler. Gerçekte beyin yeme konusu doğada da yaşanıyor ama farklı bir şekilde.

 Karıncanın üzerinde büyüyen mantar.

 Resimde gördüğünüz ölü karıncanın ensesinden çıkan beyaz şey bir tür mantar. Önce mantarın sporları temas yoluyla bulaşıyor ve sonra karıncanın derisinde gelişerek beynine kimyasal maddeler (nörotoksin) salıyor. Bu olunca, karıncanın beyni mantarın istediği şekilde çalışıyor: karınca sürüsünden ayrılıp bulabildiği ücra bir köşede bir dalın üzerine tırmanıyor, orada da ayaklarını resimdeki gibi kilitleyip ölüyor. Sonrasında ise artık kafasından, gövdesinden minik minik mantarlar çıkıyor. Yani mantar karıncayı beyninden başlayarak yiyor. Aslında bununla ilgili harika bir YouTube videosu var fakat yasaklı olduğundan açılmıyor.

 Aslında günümüzdeki durum da bu zombi filmlerinden ve mantarlı karıncadan çok farklı değil. Herkes tek bir şeyin peşinde: beyninizin. Tüm dünyada bütün dinler, bütün siyasi görüşler, bütün çikolata markaları, kot üreticileri, film yıldızları… Herkes beyninden bir parça kopartmaya çalışıyor.

 Zihin kontrolü diye internette küçük bir araştırma yapınca, hipnotizmadan, gizlice insanların beynine yonga yerleştirmeye kadar bir sürü konu buldum. Ben ise biraz daha basit ve temelden yazacağım.

 İnanç

Bence insanları kontrol etmek için hiç de öyle hiptonize etmeye, ilaç vermeye, yonga takmaya falan gerek yok. Çok daha etkili bir yöntem var: inandırmak. Birisini bir şeye inandırırsan, istediğin her şeyi yapar.  Bu yazıda ikna psikolojisine girmeden, artık giderek artan bir kaçından bahsedeceğim.

 Diğer ülkeler veya kültürlerde durum nasıl bilmiyorum ama çok farklı değildir herhalde. Ülkemizde insanları kontrol etmek ve yönlendirmek için 3 temel yöntem kullanılıyor.

  •  Uzman/otorite görüşü
  • Tekrar
  • Benzeşim

 Uzman/otorite görüşü

 Bu en bariz ve şaşırtıcı şekilde en etkili olanıdır. Hatırlatmak için birkaç örnek,

  •  1986 Çernobil faciasından sonra Bakan C. Aral’ın radyasyona bulanmış çayı içerek “Radyasyon diye bir şey yok” demesi. Buna inananların da lıkır lıkır radyasyon içmesi.
  • 11 Nisan 2008′de yayınlanan Margarin İyidir reklamları.
  • Amerikan Gıda ve İlaç Dairesinin’nin (FDA) türlü açıklamaları, garip besin piramitleri, kuşkulu uygulamalar.
  • Annelerin bebek bakımı, beslenmesi hakkında verdiği “güvenilir” tavsiyeler ve sonra bunların bir kısmının aslında bebeğe zararlı olduğu (yüzüstü yatırmak en basitinden)

 Ve son bombamız da Gandi’den geliyor:

 Hitler’in söylendiği kadar kötü olduğunu düşünmüyorum. Hayret verici bir yetenek sergiliyor ve görünen o ki zaferlerini çok fazla kan dökmeden kazanıyor. – Gandi, 1940

 Bu tür görüşlerden en çok etkilenenler, bilgisi daha az, bilinci gelişmemiş olanlar. Eğer bir gün bir uzman veya otorite, sen ona sormadan sana bir şeyler söylerse, inanmadan önce bir araştırmanda fayda var derim. Özellikle de ona inanman kendisine çıkar sağlıyorsa.

 Tekrar

 En çok kullanılan yöntem. 1 numarada reklamlar var. İnsan beyni tekrar edilen şeylerin bir süre sonra doğru olduğuna inanıyor ve bunun farkına bile varmıyor. Yani televizyonda diş macunun dişlere ne kadar iyi geldiğini veya tuvaletin sürekli çamaşır sularıyla yıkanması gerektiğini her Allahın günü dinlersen, ne kadar akıllı veya bilinçli de olsan inanırsın. Cem Yılmaz her gösterisinin başında yarım saat kendinin ne kadar komik olduğundan ve seyircinin bu işi istese de beceremeyeceğinden bahseder. Bunu o kadar çok tekrarlar ki insan bir yerden sonra sıkılır bile. Ama işe yarıyor. Yapacak bir şeyin yok, beyin böyle çalışıyor.

TV aklımızı kontrol ediyor

 Tekrardan korunmanın en kolay yolu, maruz kalmamak. Her gün haberleri seyretme, çok reklam veren radyoları açma, televizyon izlemeyi azalt, alış-veriş merkezlerine gerekmedikçe gitme. Aynı yazarın kitaplarını arka arkaya kesintisiz okuma. Yaratıcılığını kullanarak listeyi uzatabilirsin.

 Benzeşim

 İnsan bir şeyi gerçekten iyi anlarsa o zaman garip bir şekilde doğruluğuna da inanıyor. Bir örnek vereyim (şimdi uydurdum); Ana yüreği yastık gibidir, üzerinde çok yatarsan sıkışıp büzülür, arada kafanı kaldırıp nefes aldırman gerekir. Her insan yastığı ve kafayı koyunca ezildiğini bilir ve bunu gayet iyi anlar. Buradan yola çıkarak kurduğum ‘ana yüreği’ benzeşimi ise gayet soyut, anlamı muallâk ve kapalı. Ama benzeştiği şey basit olduğundan insan kolayca annemin üzerine çok baskı yapmayayım, arada bir kendimi geriye çekeyim diyebilir. Bu söylediğim belki de doğru değil ama çok mantıklı geliyor. Bir konuyu anlatmak için doğru benzeşim kullanmak çok önemlidir tabii ki. Fakat kasıtlı olarak kulağa mantıklı gelen bağlantılara da inanmak için hazırdır aklımız.

 Bir tane daha: Kitap okumak su içmek gibidir. Bir seferde bitirmektense yudum yudum tadına varmalı insan. Çok mantıklı geliyor değil mi O zaman şuna bakın: Kitap okumak nefes almak gibidir, kesik kesik solumak yerine bir seferde derince içine çekmeli insan.

 Anladığınız her şey doğru olmayabilir. Her zaman için, inanmadan önce bilgiyi bilinçte süzmek gerekir.

Beyiiinnnnn

 Bu yazıları kendini yetiştirmiş ve akıllı insanların okuduğunu düşünüyor ve onlar için yazıyorum (bu da iltifat ederek beyin kontrolü). Sizlerden az var, lütfen beyninizi koruyun.

 Eğer korumazsanız ya zombilere ya mantarlara, başkalarının amaçları uğruna yem olursunuz.

 Bu konuyla ilgili örnekler ve hikâyeler artırılabilir ve herkesin işine çok yarayacak farklı fikirlerin de olabilir. Eğer varsa paylaş, yorumunu yap.

Tamamını oku · Yorumlar { 7 }

Kendine İnan (Bölüm 1: Düşünceler)

Kendimi bildim bileli hep kendimi geliştirmek için çaba gösterdim ve bunu zevkle yaptım. Yeni bilgiler edinmek, farklı bir şeyler ortaya çıkartmak, kendimi, insanları, evreni, yaşamı, bilinci daha iyi öğrenmek konusunda hiç bastıramadığım bir açlığım var. İnternet yaygınlaşıp bilgiye ulaşmak kolay ve ucuz bir hal alınca, belki de kaçınılmaz olarak Beyaz Tavşan’ı ortaya çıkarttım ve şimdiye kadar sadece kendimle ve birkaç kişiyle yaptığım paylaşımı, katılmak isteyen herkese açtım.

Altında yatan asıl sebep çok önemli değil, fakat herkesin hemfikir olacağı gibi her insanda bir dışlanma fobisi var. Fikirlerini açıkça söylemek, topluluk önünde konuşmak, “normal” insanların garip karşılayabileceği şeyler yapmaktan herkes çekiniyor. İlk başta ben de çok zorlandım. İlk yazıyı yazdıktan sonra bir süre tanıdığım çoğu kimseye söyleyemedim ve aklımın bir köşesinde hep acaba komik duruma düşecek miyim sorusu oldu. Bir süre sonra ziyaretçi sayısı artmaya başlayınca ben de tanıdıklarıma yaymaya başladım. İlk başta herkese gelip geçici bir heves gibi göründü, açıkçası bana da öyle geliyordu. Fakat yazmaya devam edip de ziyaretçi sayısı artmaya devam edince, üzerine yorumlar da gelmeye başlayınca geçici bir heves olmadığı anlaşıldı. Şimdilerde ise şu soru gelmeye başladı:

Ciddi misin Yazdıklarına gerçekten inanıyor musun

Yoksa kendimi olmadığım birisi gibi göstererek okuyanları kandırmaya mı çalışıyorum Bakın ben aştım, şimdi sıra sizlerde diyerek egomu mu tatmin ediyorum Amacım bir şekilde para mı kazanmak

Önce şu sorunun cevabını tam olarak vereyim: Yazdıklarımın bir kısmı kendi hayat tecrübelerim. Geri kalanlar da sıkı sıkıya inandığım ve uyguladığım ilkeler. Evet, yazdığım her şeyde ciddiyim ve hepsine inanıyorum.

Gerçekten inanmadığım şeyleri yazsaydım bu soruyu sormaya zaten kimse tenezzül etmezdi, buna gerek görmezdi çünkü sahteyi herkes ilk görüşte zaten anlar. İnsanların en iyi yaptıkları şey sahteyi anlamaktır. Fakat gerçeği anlamakta maalesef o kadar yetkin değildir insan, bu yüzden gerçek olabileceğini düşündüğü bir şeyin gerçekliğine emin olmak için ince eleyip sık dokur. Çünkü inanmak her şeydir ve kimse bir yalana inanıp peşinden gitmek istemez.

Beyaz Tavşan’ı hayat görüşü anlamında hayatımın miladı sayıyorum. T.Ö. ve T.S. – Tavşandan önce ve Tavşandan sonra ;) T.Ö. de kişisel gelişim kitapları, psikoloji üzerine makaleler okuyordum. Fakat çoğunu maalesef sadece okumakla yetiniyormuşum. Oku oku oku… Bravo çok güzel yazmış, hepsi de ne kadar doğru. Sonra Sonrası yok, sabah kalk ve hayata aynen devam et. En büyük sorun neydi biliyor musunuz Okuduklarımı sanki bir masal gibi okuyordum. İşte Stephen Covey böyle yazmış, Doğan Cüceloğlu böyle açıklamış, Seth Godin böyle yapın demiş…miş…mış. Fakat bir yandan bu kitapları okuyup hayatımda nasıl da hedefler edinip, amaçlar bulup, kendimi tanıyıp, bilincimi arttırıp süper başarıyı yakalayacağımı düşünürken, diğer yanda akşam yemeğinde yoğurtlu kabak dolmasının yanında kola içip televizyonda bilmem ne dizisini seyredince insan haliyle kendisine inanmıyor. Bir imaj var insanın kafasında, Doğan Cüceloğlu sanki kuru fasulyenin yanında soğanı tuza banıp yemez gibi geliyor. E ben yiyorum, o zaman elveda hedefler, güle güle amaçlar.

Kendimi hiçbir zaman diğer insanlara göre üstün veya alçakta görmedim. Fakat eşit de görmedim. Bana göre her insan diğerinden çok farklıdır. İyi-kötü, yüksek-alçak olarak sınıflandırma olduğuna inanmıyorum. Yine de şuandakinden çok daha fazlasını yapabileceğine inanmak çok zor geliyor insana. Kendine yakıştıramadığından değil, çoğumuz hemen her şeyi yapabileceğimizi düşünüyoruz bence. Ama buna kesinlikle inanmıyoruz. Çıtanın üzerinden atlaBaşarılı olabileceğimizi düşünüyoruz ama ÇOK başarılı olabileceğimize inanmıyoruz. Ve bu ÇOK başarı denen çıta çoğumuz için ÇOK alçakta duruyor.

Ne kadar yazık. Hem kendimize yazık, hem de yapabileceklerimizle tüm insanlığa sağlayabileceğimiz katkılar heba olduğunda yazık. Bazı insanlar vardır, arada sırada oturup ne zaman emekli olacağını hesaplar ‘emekliliğe on yıl kaldı’, ‘ohooo daha bizim yirmi yıl var’ gibi de yorumlar yaparlar. Bazıları da ‘emekliliğe iki yıl kalmış’ diye sevinir. Bu kişiler için faydalı bir yer öneriyorum, böylece emekliliği de geçip daha ilerisini planlayabilirler.

Geçmişte yaptıklarımıza bakarak kendimize sınırlar koyuyoruz ve kitaplarda, filmlerde, dizilerde, bu sitede, orada burada herkes bağıra çağıra ‘kendine inan, kendi sınırlarını kendin çizersin’ dediği halde buna inanmıyoruz. İnanmayı geçtim, bir ihtimal doğrumudur diye denemiyoruz bile.

Ben içimdeki korkulara teslim olup Beyaz Tavşan’ı açmasaydım ne olacaktı Hiç. Benim için Ocak ayından bu yana geçen beş ay boyunca, zaten olacak olaylardan farklı hiçbir şey olmayacaktı. Fakat aklımın bir köşesinde böyle bir siteyi açmak kalacaktı.

Önce ücretsiz hizmet veren bir yerde yazmaya başladım, fakat yazdıklarıma başkasının sahip olması fikri hoşuma gitmedi ve devam etmedim. Yine de bir kere işe başlamıştım, en azından internette benim de oluşturduğum bir şey vardı artık. Bundan sonraki dört ay boyunca kendi sitemi nasıl kurabileceğimi araştırdım ve işte karşında. Belki bir sene önce, internette kendi sitem olacak ve her gün birçok insan ziyaret edecek diye düşünsem, olabilir gelirdi ama buna inanmazdım. Şimdi bunun olabildiğini gördüm ve inanıyorum.

İçten içe aslında ne kadar akıllı olduğunu bilmek, olayı çözdüğünü düşünmek, televizyonda magazin programı seyredip ‘Aaaa ne kadar da salak insanlar’ demek hiçbir şeyi çözmüyor. Düşünceler çok değerlidir derler. Ben tam aksini düşünüyorum, düşüncelerin beş kuruşluk değeri yoktur. Günümüzde herkesin her şey hakkında düşüncesi var, en sık duymaya başladığım cümle ‘süper bir fikrim var, birisi yapsa şahane olur’. Dostum bu aralar herkesin süper bir fikri var maalesef. Arz-talep dengesine göre arz attıkça değer de düşüyor. Talebin yüksek olduğu sektör ise ‘düşünmek’ değil ‘yapmak’. Çok iyi gitar çalabileceğini düşünmen, günün birinde bir yerde bir restoran açmayı istemen, ÖSS’de istediğin yeri kazanacağın hayalini kurman veya şirkette bir üstündeki yöneticiye bakıp ‘benim ondan ne eksiğim var, hatta daha da iyiyim’ diye düşünmenin hiçbir değeri yok. At çöpe gitsin. Düşüncelerine inanıp peşinden gitmediğin sürece otur düşün. Hindiler de çok düşünürmüş, ama eninde sonunda tencereye giriyorlar. Düşünmek yetmez, kendine inanacaksın. İnanarak başlayıp yaparak devam edeceksin.

Yazarken çok heyecanlandığım bu yazının ikinci bölümünde görüşmek üzere. O zamana kadar, henüz okumadıysan bu yazıyı okuyarak aklına gelen ve ertelediğin her hangi bir konuda harekete geçerek hayatında bir değişiklik yapmayı dene.

Tamamını oku · Yorumlar { 5 }

Gerçek Varsayımlar (Bölüm 2)

Yazının ilk bölümünde insan aklının varsayımları nasıl kullandığını ve hatalı varsayımların nasıl hatalı sonuçlara götürdüğünü bir göz yanılmasında açıklamaya çalıştım. Şimdi konuyu biraz daha açmak istiyorum.

Bir arkadaşım ülkemizdeki sürücülerin çoğunun kurallara uymayan, fırsatçı ve punduna getirip sağdan soldan geçmeye çalışan insanlar olduğunu düşünüyor, ‘varsayıyor’. Örneğin biz sol şeritten giderken arkadan daha hızlı birisi geliyor ve haliyle geçmek istiyor, ama arkadaşımın bu olayı tercümesi ‘herife bak bastıkça bastı gaza iki dakka durmadı’ şeklinde olunca biz sağa geçmiyoruz, ya selektör geliyor, ya da adam sağdan geçiyor. Selektör yaparsa durum daha vahim, o zaman işi inada bindiriyor, eğer sağdan geçerse bu seferde ‘İşte kurallara kimse uymuyor zaten’ olayına geliyoruz. (Bu arada kendisi çok yakın arkadaşım, umarım bana kızmaz bunları okuyunca :) ).

Aslında varsayım dediğim şey inançlarımızdır. Yazının ilk kısmında anlatmaya çalıştığım gibi, bu inançlarımız çok güçlüdür. Doğru veya yanlış bir inancın, varsayımın, oluşması çok kolay olabilirken mevcut bir inancın değiştirilmesi gerçekten zor bir iştir. Ve çoğunun farkına bile varmadan yaşar gideriz.

Varsayımlar hayatta normal olarak devam edebilmemiz için olmazsa olmazdır. Bu şekilde bize değişik durumlarda davranmak için kısa yollar sağlarlar. Tabi varsayımlarımız gerçeğe ne kadar uygunsa, kısa yollar bizi o kadar doğru yerlere çıkartır. Hatalı varsayımlarla vardığımız yargılar ise doğal olarak hatalı olacaktır.

İnsanlık 16.yy’a kadar evrenin merkezi olan sabit düz bir tepsi üzerinde yaşadığımıza inanmış. Bu varsayımdan yola çıkarak güneşin dünya etrafında döndüğüne ve yıldızların türlü değişik hareketler (episikloidler) yaparak dünya etrafında gezdiğinde karar kılmışlar. Astronomlar 1500 yıl boyunca bu saçma sapan yörüngeleri çizip hesaplamakla uğraşmışlar ve elde etikleri tek şey günümüzde gazetelerin eklerindeki falcı astrolog’lara saçmalıklarını dayandırabilecekleri garip şemalar sağlamak olmuş. 1500 yıllık genel-geçer ve sorgulanması bile komik olan bir gerçek, günümüzde ise sadece saçma bir teori. 1500 yıl boyunca insanlar odanın yamuk olduğunu görememiş, içindekilere dev ve cüce demişler.

İlk Varsayım : Ben

Yazının ilk kısmındaki göz yanılması, görme işlevinin çalışabilmesi için kullanılan temel varsayımlarla tamamen çelişen bir ortam yaratıyordu. Bu sayede gerçeği olduğu gibi değil hatalı bir şekilde görüyorduk.

İnsan beyninin temel işlevlerini yerine getirmesini sağlayan bunun gibi bir çok varsayımı değiştirmemiz şu anda imkansız. Diğer bir taraftan da, bu temel varsayımlar içinde yaşadığımız ortama gayet uygundur ve değiştirmeye de pek ihtiyacımız yok.

Peki biraz daha bilinçle ilgili kısımlara geldiğimizde, hayatın kendisiyle ilgili bilinçli olarak yaptığın varsayımları düşünürsek… Bunları sen yaptığına göre, gerçeğe yakın olmayanları, sana zarar verenleri değiştirmek de yine senin gücün dahilinde.

İnsan aklının en muhteşem özelliklerinden birisi de, inanılmaz problem çözme yeteneğidir. Bir hedef belirlendiğinde,buna ulaşmak için gerekli her şeyin planlanması ve yapılması için gerekli bütün donanıma sahibiz. Fakat buradaki püf noktası, bilinçli olarak seçim yapmadığın sürece, ulaşmak istediğin hedef senin için olumsuz da olsa sistem yine de o hedefe ulaşmak için çalışacaktır.

Çocukluğumdan beri, sebebini bilmiyorum, ama sakar birisi olarak bilinirdim. Sakarlık yapmadığım zamanlar, hele ki kalabalık yemekler veya etrafta bir çok şeyin olduğu durumlarda, insanlar beni neredeyse tebrik ederdi – Bravo, bir sakarlık yapmadan geçirdin. Fakat insanlardan öte, ben kendimi sakar olarak tanımlamıştım. Hayatımın bir kısmıyla ilgili standart varsayımım sakarlıktı ve sık sık yaptıklarım da bu varsayımı sürekli destekliyordu.

Neden bir gün, sakar olmanın gerçekten mantıksız bir şey olduğuna karar verdim. Yani aslında bu olay beni tanıtan bir sıfat olmamalıydı. En fazla, diye düşündüm, biraz daha dikkatli olsam bu bile yetebilir. Yani boyum, göz rengim, yaşım, bütün bunlar beni tanıtan “objektif” gerçekler ama sakarlık her ne kadar benimle ayakkabı numaram kadar özdeşleşmişse de, aslında basit bir davranış kalıbı.

Kendimle ilgili bu varsayımı bilinçli olarak değiştirdiğimde, kendime sakarlığın benliğimle bir alakasının olmadığı, fakat bilmediğim bir sebepten bu alışkanlığı edindiğimi söylediğimde…sakarlık gitti. Varsayım değişti, sonuçlar değişti.

Özellikle eğitim bilimlerinde, Kendini gerçekleştiren kehanet diye bir olgu vardır. Bu teoriye göre, ki kontrollü deneylerle kanıtlanmıştır, bir insanın bir konudaki inanışı, o inanışı doğrulayacak işler yapmasını sağlar. Örneğin, bir grup içerisinden rastgele seçilen öğrencilere, öyle olmadıkları halde belirli bir konuda diğerlerinden daha başarısız oldukları telkin ediliyor, ve bir süre sonra o öğrenciler o konuda hakikaten daha kötü bir duruma geliyorlar.

Buraya kadar anlattıklarım sadece sana inançlarımızın ve önyargılarımızın, hayatımızı temelden nasıl etkilediğini göstermek içindi. Bir sonraki yazıda; inanç, varsayım ve davranışların nasıl değişebileceği üzerine konuşacağız. Tekrar görüşene kadar yapabileceğin, hatta yapman gereken, bir çalışma var.

Kendinle ve dünyayla ilgili varsayımlarını gözden geçir. En temel olanları bile, ve içinde herhangi bir şüphe, kuşku veya benzeri bir his uyandıranlar üzerine düşün. Bunları çeşitli şekillerde test et, ve hatta bir adım daha öteye giderek 4 hafta denemesiyle değiştirip dene. Bu sırada edineceğin tecrübelerini de herkesle paylaşırsan daha da iyi olacaktır.

Tamamını oku · Yorumlar { 4 }

Gerçek Varsayımlar (Bölüm I)

Eğer doğru olarak kabul edilenlerin gerçekten doğru olduğunu varsaysaydık, gelişim için çok az umudumuz olurdu.
-Orville Wright

Varsayımlar ve önyargılar hayatımızın çok büyük bir alanını kontrol eder. İnsan beyninin birçok işlevi, önceden yapılmış varsayımların içinde bulunduğumuz ortama uyumlu olması durumunda doğru bir şekilde çalışır.

Aşağıdaki filmde hiçbir bilgisayar efekti yok, ama bir gariplik var değil mi

Bu meşhur göz yanılmasının adı ‘Ames’in Odası’, ilk olarak Amerikalı optamoljist A. Ames tarafından yaratılmış. Aslında bu bir göz yanılması, odanın şekli dikdörtgen değil. Eğer yukardan bakılırsa, tüm duvarları hesaplanmış açılar kadar yamuk yapılmış, arkada gördüğünüz pencereler, yerdeki karolar, hepsi yamuk.

Eğer odanın ucundaki izleme deliğinden veya tam oraya yerleştirilen bir kameradan bakılırsa, az önce seyrettiğin garip durum ortaya çıkıyor. Odanın sol tarafındaki adam dev, sağ tarafındaki adam cüce olarak görünüyor, ve yer değiştiklerinde bu durum da değişiyor.

Bir an için ‘görme’ üzerine düşünelim. Görme dediğimiz şeyi gözlerimiz açık olduğumuz sürece, sürekli ve zahmetsizce yapıyoruz. Çevreden gelen ışınlar göz merceğinden geçip, retina tabakasında elektrik sinyallerine dönüşür ve ordan yorumlanmak üzere beyne veriler gelir. Beynin görme merkezi, her iki gözden gelen bu bilgileri alır, işler ve bizim gördüğümüz şekilde tercüme eder.

Dananın kuyruğu da bu tercüme kısmında kopuyor. Detaylara çok girmiyorum (zaten fazlasıyla detay bilgi verdim) ama 3 boyutlu görme işlemi, açık uçlu problemler sınıfına girer. Yani birden çok doğru çözümü vardır, bizler ise içinden doğru olma ihtimali en yüksek olanı seçmeye çalışırız.

Yani bilgiler beyne geldiğinde en az iki seçenek ortaya çıkar:

        A- Bu pencere, yerdeki karolar ve odanın kendisinin diktörtgen olursa o zaman bu adamların birisi dev diğeri cücedir (eğer gerçekten gerekli optik hesaplamaları yaparsan sonuç bu çıkar, beyin bu hesapları sürekli olarak yapar).

        B- Bu adamların boyu aynıdır, o zaman odanın yamuk, yerdeki karoların ve pencerenin de eğri olması gerekir.

A ve B önermelerinden sadece birisi gerçek olabilir. Yani beynin yapması gereken, doğru olma ihtimali en yüksek olan gerçeği seçmektir.

Peki doğru olma ihtimali en yükseğe nasıl karar veririz Bunun için varsayımları ve önyargılarımızı kullanırız. Beynin bir köşesindeki bilgi bankasına göre, pencereler hep düzgün olur, yer karoları kare şeklinde olur ve odalar istinasız diktörgene benzerler. O zaman her ne kadar garip de olsa, sağdaki insan cücedir, soldaki insan ise devdir.

Bu iki insan yürüyerek yerlerini değiştirdiklerinde ise cüce olan devleşiyor ve dev olan cüceleşiyor. Ama bu apaçık gerçek bile varsayımları ve önyargıları kırmaya yetmiyor ve hala odayı düz, adamlarıysa deveyle cüce olarak algılamaya devam ediyoruz.

Beynin görme merkezi varsayım ve önyargılarına bu kadar bağlı olarak işliyorsa, diğer kısımlarının da bu şekilde işlediklerini düşünmek çok mantıksız olmaz sanırım. Açıkçası beynin bir çok işlemde varsayımları kullandığı deneylerle kanıtlanmış gerçekler. İnsanlar arası iletişim, işitme, problem çözme ve akla gelebilecek bir çok konuda beyin ilk önce varsayımlarına danışıyor. Bunun ilk sebebi, varsayımları ve önyargıları kullanarak çok daha hızlı karar verilebileceği. Önyargılarımız bize zaman kazandırır, hem de çok.

Buraya kadar anlattıklarım her ne kadar ilginç olsa da sadece asıl konuya girmek için başlangıçtı. Umarım ilgini çekmeyi başarmışımdır ;)

Gerçek varsayımlar – Bölüm II’de görüşmek üzere.

(Güncelleme 12.07.2008) Sizin de bir gerçek varsayım odanız olsun :)

Tamamını oku · Yorumlar { 6 }