Tag Archives | varsayımlar

Gerçek Varsayımlar (Bölüm 3)

Uzun bir aradan sonra gerçek varsayımlar dizisine bir yazı daha eklemeye karar verdim. Eğer okumadıysan, önce birinci ve daha sonra da ikinci bölümü okumanı tavsiye ederim.

Münih Filarmoni Orkestrası

Abbie Conant profesyonel müzik hayatına Turin Royal Opera’sında trombon çalarak başlamıştı. 1980 yazında, tüm Avrupadaki 11 iş ilanına başvurmuş ve sadece 1 tanesinden “seçmelere çağrıldınız” yanıtını alabilmişti. Bunun başlıca sebebi ise trombonun bir erkek çalgısı olarak bilinmesi ve bir kadının bu aleti yeterince iyi yorumlayamadığına olan inançtı. Münih Filarmoni Orkestrasından ona gelen olumlu yanıt şöyle başlıyordu: “Dear Herr Abbie Conant,”

Seçmeler Münih’teki meşhur Deutsches Museum’da yapılıyordu. 33 aday da sırayla seçtikleri parçaları jüri önünde, fakat perdenin arkasında, çalmaya başladı. Perde arkasından yapılan seçmeler o sıralarda Avrupa’da pek yaygın değildi fakat adaylardan bir tanesi Orkestra üyelerinden birinin oğlu olduğu için bu şekilde yaparak seçmelere gölge düşürmeme kararı almışlardı.

Sıra bayan Conant’a geldiğinde perdenin arkasındaki yerine aldı ve Ferdinand David’in Konzertino
for Trombone parçasını çalmaya başladı. Bir notayı eksik çaldığında aklında “Buraya kadarmış” düşüncesi geçti ve şarkı bittiğinde sahne arkasına giderek eşyalarını toparlamaya başladı.

Abbie salonu terk ettikten sonra, Filarmoni müzik yöneticisi Sergiu Celibidache, “İstediğimiz işte bu!” diye bağırdı. Çalmak için sırasını bekleyen 17 kişi apar topar evlerine yollandı ve hemen jüriden birisi sahne arkasındaki Conant’ı perdenin önüne getirmeye gitti.

Perdenin arkasından çıkıp Jüri’nin tam karşısına geçen Abbie’nin duyduğu ilk söz, Türkçe’de “Yok artık daha neler!” anlamına gelebilecek, Bavyera şivesiyle söylenmiş “Was ist’n des Sacra di! Meine Goetter! Um Gottes willen!” kelimeleri oldu.

Herkes Herr Conant beklerken, karşılarına bir Frau Conant çıkmıştı :)

(Not: Almanca’da Herr kelimesi Bay, Frau kelimesi de Bayan anlamına gelir)

O zamanki (ve belki hala da süren) anlayışa göre Trombon erkeksi bir çalgıydı ve hiç bir kadın Trombonu bir erkeğin çaldığı gibi çalamazdı. Fakat gerçekte aslı olmayan bu varsayım, bu önyargı, perde arkasında çalan “çelimsiz” bir kadın tarafından 5 dakikada yerle bir edilmişti.

Düşünmeden Düşünebilmenin Gücü

Yukarıdaki hikayeyi Malcolm Gladwell ‘in Düşünmeden Düşünebilmenin Gücü (Blink – The power of thinking without thinking) kitabından alıntıladım. Ben kitabı bir kaç sene önce orjinalinden okumuştum fakat dün bir kitapçıda Türkçe çevirisini de görünce kitabı tekrar karıştırırken unuttuğum bu hikayeye rastladım. Gladwell, doğru bir şekilde yaptığımızda, önsezilerin ve varsayımlarımızın ne kadar güçlü birer araç olabileceğini anlatıyor. Diğer yanda, Abbie Conant’ın hikayesinde olduğu gibi, sebepsiz yere yerleşmiş ve kabul görmüş bir varsayımın (kadınlar Trombon çalamaz) nelere yol açabileceğini de anlatmış.

Gerçeklik Kontrolü

İki kelime vereceğim ve bunların üzerine sırayla düşünmeni istiyorum. Özellikle nelerle çağrışım yaptıkları hakkında:

1) Asker

Önce kendin düşün

.

.

.

Benim ilk aklıma gelenler: disiplin, savaş, silah, emir, soğuk,…

2) Anne

Yine önce kendin düşün

.

.

.

Benim ilk aklıma gelenler: şefkat, özveri, sevgi, duygusal,…

Peki asker bir anne

Bir insanı evde çocuğuyla veya sokakta üniformasıyla gördüğümüz o ilk anda yaptığımız yorumların, yapıştırdığımız yaftaların ne kadarı gerçekten gerçek

Sezgilerimiz, tecrübelerimiz hayat hakkındaki varsayımlarımız bize hep yol gösterir. Fakat aynı Orkestra seçmelerinde olduğu gibi, perdeyi ne zaman çekmek gerektiğini bilmek çok önemli.

Kulağının karar vermesi gereken bir şeye gözlerin karar veriyorsa, o zaman varsayımların sana (ve herkese) yarar değil zarar veriyor demektir.

Tamamını oku · Yorumlar { 1 }

Gerçek Varsayımlar (Bölüm 2)

Yazının ilk bölümünde insan aklının varsayımları nasıl kullandığını ve hatalı varsayımların nasıl hatalı sonuçlara götürdüğünü bir göz yanılmasında açıklamaya çalıştım. Şimdi konuyu biraz daha açmak istiyorum.

Bir arkadaşım ülkemizdeki sürücülerin çoğunun kurallara uymayan, fırsatçı ve punduna getirip sağdan soldan geçmeye çalışan insanlar olduğunu düşünüyor, ‘varsayıyor’. Örneğin biz sol şeritten giderken arkadan daha hızlı birisi geliyor ve haliyle geçmek istiyor, ama arkadaşımın bu olayı tercümesi ‘herife bak bastıkça bastı gaza iki dakka durmadı’ şeklinde olunca biz sağa geçmiyoruz, ya selektör geliyor, ya da adam sağdan geçiyor. Selektör yaparsa durum daha vahim, o zaman işi inada bindiriyor, eğer sağdan geçerse bu seferde ‘İşte kurallara kimse uymuyor zaten’ olayına geliyoruz. (Bu arada kendisi çok yakın arkadaşım, umarım bana kızmaz bunları okuyunca :) ).

Aslında varsayım dediğim şey inançlarımızdır. Yazının ilk kısmında anlatmaya çalıştığım gibi, bu inançlarımız çok güçlüdür. Doğru veya yanlış bir inancın, varsayımın, oluşması çok kolay olabilirken mevcut bir inancın değiştirilmesi gerçekten zor bir iştir. Ve çoğunun farkına bile varmadan yaşar gideriz.

Varsayımlar hayatta normal olarak devam edebilmemiz için olmazsa olmazdır. Bu şekilde bize değişik durumlarda davranmak için kısa yollar sağlarlar. Tabi varsayımlarımız gerçeğe ne kadar uygunsa, kısa yollar bizi o kadar doğru yerlere çıkartır. Hatalı varsayımlarla vardığımız yargılar ise doğal olarak hatalı olacaktır.

İnsanlık 16.yy’a kadar evrenin merkezi olan sabit düz bir tepsi üzerinde yaşadığımıza inanmış. Bu varsayımdan yola çıkarak güneşin dünya etrafında döndüğüne ve yıldızların türlü değişik hareketler (episikloidler) yaparak dünya etrafında gezdiğinde karar kılmışlar. Astronomlar 1500 yıl boyunca bu saçma sapan yörüngeleri çizip hesaplamakla uğraşmışlar ve elde etikleri tek şey günümüzde gazetelerin eklerindeki falcı astrolog’lara saçmalıklarını dayandırabilecekleri garip şemalar sağlamak olmuş. 1500 yıllık genel-geçer ve sorgulanması bile komik olan bir gerçek, günümüzde ise sadece saçma bir teori. 1500 yıl boyunca insanlar odanın yamuk olduğunu görememiş, içindekilere dev ve cüce demişler.

İlk Varsayım : Ben

Yazının ilk kısmındaki göz yanılması, görme işlevinin çalışabilmesi için kullanılan temel varsayımlarla tamamen çelişen bir ortam yaratıyordu. Bu sayede gerçeği olduğu gibi değil hatalı bir şekilde görüyorduk.

İnsan beyninin temel işlevlerini yerine getirmesini sağlayan bunun gibi bir çok varsayımı değiştirmemiz şu anda imkansız. Diğer bir taraftan da, bu temel varsayımlar içinde yaşadığımız ortama gayet uygundur ve değiştirmeye de pek ihtiyacımız yok.

Peki biraz daha bilinçle ilgili kısımlara geldiğimizde, hayatın kendisiyle ilgili bilinçli olarak yaptığın varsayımları düşünürsek… Bunları sen yaptığına göre, gerçeğe yakın olmayanları, sana zarar verenleri değiştirmek de yine senin gücün dahilinde.

İnsan aklının en muhteşem özelliklerinden birisi de, inanılmaz problem çözme yeteneğidir. Bir hedef belirlendiğinde,buna ulaşmak için gerekli her şeyin planlanması ve yapılması için gerekli bütün donanıma sahibiz. Fakat buradaki püf noktası, bilinçli olarak seçim yapmadığın sürece, ulaşmak istediğin hedef senin için olumsuz da olsa sistem yine de o hedefe ulaşmak için çalışacaktır.

Çocukluğumdan beri, sebebini bilmiyorum, ama sakar birisi olarak bilinirdim. Sakarlık yapmadığım zamanlar, hele ki kalabalık yemekler veya etrafta bir çok şeyin olduğu durumlarda, insanlar beni neredeyse tebrik ederdi – Bravo, bir sakarlık yapmadan geçirdin. Fakat insanlardan öte, ben kendimi sakar olarak tanımlamıştım. Hayatımın bir kısmıyla ilgili standart varsayımım sakarlıktı ve sık sık yaptıklarım da bu varsayımı sürekli destekliyordu.

Neden bir gün, sakar olmanın gerçekten mantıksız bir şey olduğuna karar verdim. Yani aslında bu olay beni tanıtan bir sıfat olmamalıydı. En fazla, diye düşündüm, biraz daha dikkatli olsam bu bile yetebilir. Yani boyum, göz rengim, yaşım, bütün bunlar beni tanıtan “objektif” gerçekler ama sakarlık her ne kadar benimle ayakkabı numaram kadar özdeşleşmişse de, aslında basit bir davranış kalıbı.

Kendimle ilgili bu varsayımı bilinçli olarak değiştirdiğimde, kendime sakarlığın benliğimle bir alakasının olmadığı, fakat bilmediğim bir sebepten bu alışkanlığı edindiğimi söylediğimde…sakarlık gitti. Varsayım değişti, sonuçlar değişti.

Özellikle eğitim bilimlerinde, Kendini gerçekleştiren kehanet diye bir olgu vardır. Bu teoriye göre, ki kontrollü deneylerle kanıtlanmıştır, bir insanın bir konudaki inanışı, o inanışı doğrulayacak işler yapmasını sağlar. Örneğin, bir grup içerisinden rastgele seçilen öğrencilere, öyle olmadıkları halde belirli bir konuda diğerlerinden daha başarısız oldukları telkin ediliyor, ve bir süre sonra o öğrenciler o konuda hakikaten daha kötü bir duruma geliyorlar.

Buraya kadar anlattıklarım sadece sana inançlarımızın ve önyargılarımızın, hayatımızı temelden nasıl etkilediğini göstermek içindi. Bir sonraki yazıda; inanç, varsayım ve davranışların nasıl değişebileceği üzerine konuşacağız. Tekrar görüşene kadar yapabileceğin, hatta yapman gereken, bir çalışma var.

Kendinle ve dünyayla ilgili varsayımlarını gözden geçir. En temel olanları bile, ve içinde herhangi bir şüphe, kuşku veya benzeri bir his uyandıranlar üzerine düşün. Bunları çeşitli şekillerde test et, ve hatta bir adım daha öteye giderek 4 hafta denemesiyle değiştirip dene. Bu sırada edineceğin tecrübelerini de herkesle paylaşırsan daha da iyi olacaktır.

Tamamını oku · Yorumlar { 4 }

Gerçek Varsayımlar (Bölüm I)

Eğer doğru olarak kabul edilenlerin gerçekten doğru olduğunu varsaysaydık, gelişim için çok az umudumuz olurdu.
-Orville Wright

Varsayımlar ve önyargılar hayatımızın çok büyük bir alanını kontrol eder. İnsan beyninin birçok işlevi, önceden yapılmış varsayımların içinde bulunduğumuz ortama uyumlu olması durumunda doğru bir şekilde çalışır.

Aşağıdaki filmde hiçbir bilgisayar efekti yok, ama bir gariplik var değil mi

Bu meşhur göz yanılmasının adı ‘Ames’in Odası’, ilk olarak Amerikalı optamoljist A. Ames tarafından yaratılmış. Aslında bu bir göz yanılması, odanın şekli dikdörtgen değil. Eğer yukardan bakılırsa, tüm duvarları hesaplanmış açılar kadar yamuk yapılmış, arkada gördüğünüz pencereler, yerdeki karolar, hepsi yamuk.

Eğer odanın ucundaki izleme deliğinden veya tam oraya yerleştirilen bir kameradan bakılırsa, az önce seyrettiğin garip durum ortaya çıkıyor. Odanın sol tarafındaki adam dev, sağ tarafındaki adam cüce olarak görünüyor, ve yer değiştiklerinde bu durum da değişiyor.

Bir an için ‘görme’ üzerine düşünelim. Görme dediğimiz şeyi gözlerimiz açık olduğumuz sürece, sürekli ve zahmetsizce yapıyoruz. Çevreden gelen ışınlar göz merceğinden geçip, retina tabakasında elektrik sinyallerine dönüşür ve ordan yorumlanmak üzere beyne veriler gelir. Beynin görme merkezi, her iki gözden gelen bu bilgileri alır, işler ve bizim gördüğümüz şekilde tercüme eder.

Dananın kuyruğu da bu tercüme kısmında kopuyor. Detaylara çok girmiyorum (zaten fazlasıyla detay bilgi verdim) ama 3 boyutlu görme işlemi, açık uçlu problemler sınıfına girer. Yani birden çok doğru çözümü vardır, bizler ise içinden doğru olma ihtimali en yüksek olanı seçmeye çalışırız.

Yani bilgiler beyne geldiğinde en az iki seçenek ortaya çıkar:

        A- Bu pencere, yerdeki karolar ve odanın kendisinin diktörtgen olursa o zaman bu adamların birisi dev diğeri cücedir (eğer gerçekten gerekli optik hesaplamaları yaparsan sonuç bu çıkar, beyin bu hesapları sürekli olarak yapar).

        B- Bu adamların boyu aynıdır, o zaman odanın yamuk, yerdeki karoların ve pencerenin de eğri olması gerekir.

A ve B önermelerinden sadece birisi gerçek olabilir. Yani beynin yapması gereken, doğru olma ihtimali en yüksek olan gerçeği seçmektir.

Peki doğru olma ihtimali en yükseğe nasıl karar veririz Bunun için varsayımları ve önyargılarımızı kullanırız. Beynin bir köşesindeki bilgi bankasına göre, pencereler hep düzgün olur, yer karoları kare şeklinde olur ve odalar istinasız diktörgene benzerler. O zaman her ne kadar garip de olsa, sağdaki insan cücedir, soldaki insan ise devdir.

Bu iki insan yürüyerek yerlerini değiştirdiklerinde ise cüce olan devleşiyor ve dev olan cüceleşiyor. Ama bu apaçık gerçek bile varsayımları ve önyargıları kırmaya yetmiyor ve hala odayı düz, adamlarıysa deveyle cüce olarak algılamaya devam ediyoruz.

Beynin görme merkezi varsayım ve önyargılarına bu kadar bağlı olarak işliyorsa, diğer kısımlarının da bu şekilde işlediklerini düşünmek çok mantıksız olmaz sanırım. Açıkçası beynin bir çok işlemde varsayımları kullandığı deneylerle kanıtlanmış gerçekler. İnsanlar arası iletişim, işitme, problem çözme ve akla gelebilecek bir çok konuda beyin ilk önce varsayımlarına danışıyor. Bunun ilk sebebi, varsayımları ve önyargıları kullanarak çok daha hızlı karar verilebileceği. Önyargılarımız bize zaman kazandırır, hem de çok.

Buraya kadar anlattıklarım her ne kadar ilginç olsa da sadece asıl konuya girmek için başlangıçtı. Umarım ilgini çekmeyi başarmışımdır ;)

Gerçek varsayımlar – Bölüm II’de görüşmek üzere.

(Güncelleme 12.07.2008) Sizin de bir gerçek varsayım odanız olsun :)

Tamamını oku · Yorumlar { 6 }